X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Denizcilerin memleketi Bretonya
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Denizcilerin memleketi Bretonya

  • Giriş Tarihi: 29.11.2015
Denizcilerin memleketi Bretonya
Denizcilerin memleketi Bretonya

Fransa bildiğimiz Fransa... Ancak bu kez rota farklı. Ülkenin en denizci şehirlerini ve sıra dışı açık deniz hikayelerini barındıran Breton bölgesindeyiz bu kez. İçinde bir tutam melankolinin de bulunduğu bir haftalık seyire hazır mısınız?

Her şey bu satırların yazarının kendisine çok özel bir doğum günü hediyesi sunmak istemesiyle başladı. Kendime en sevdiğim şeyi, bir seyahati hediye edecektim. Gideceğim yer elbette herhangi bir yer değil, benim için çok özel bir rota olmalıydı. Ben de tercihimi bir deniz ve yelken tutkunu olarak yıllardır görmek istediğim Fransa'nın Breton kıyılarından yana kullandım. Ancak bu seyahatin diğerlerinden bir farkı olacaktı. Tek başıma çıkacak, bir hafta boyunca şehirleri yalnız gezecektim. Her ne kadar daha önce birkaç günlük solo seyahat deneyimim olduysa da ilk kez bu kadar uzun tek başına dolacaktım. İnsanlık için küçük ancak benim için büyük bu planın ilk adımını, kampanyadan yararlanarak son derece uygun fiyatla satın aldığım Paris biletleriyle attım. Biraz erkenci davranmıştım zira önümde daha altı ay vardı. Bu da tüm detayları planlamak için son derece makul bir süreçti. Hem de heyecanlı bir bekleyişin başlangıcıydı.

BALIKÇILIK VE DENİZCİLİK

Fransa'nın Atlantik kıyısında bir burun gibi konumlanan Bretonya bölgesi gerçek bir denizci memleketi. Merkezini, bölgenin tam göbeğinde bulunan Rennes şehri üstlenmiş. Halkını, yüzyıllar önce İngiltere topraklarından gelen Kelt kökenli Fransızlar oluşturuyor. Yani aslında kökleri İngiliz. Fransızca'dan farklı olarak Bretonca olarak anılan kendilerine ait dilleri ve bayrakları var. Her ne kadar artık pek konuşulmasa da, tabelaların çoğunda yazılar Fransızcanın yanı sıra Bretonca. Tıpkı İspanya'nın Bask, İngiltere'nin Galler bölgesi gibi. Bölgede yüzyıllardır en yaygın meslek balıkçılık ve denizcilik. Bretonya, dünyanın acımasız sularından Manş Denizi ve Biskay Körfezi'yle çevrelenince, ülkenin tarihinin en korkusuz ve iyi denizcileri de hep bu bölgeden çıkmış.

HANGİ ŞEHİRDE NE KADAR?

Denilen o ki Bretonya'da her evin, denizde hayatını kaybetmiş en az bir ferdi bulunuyor. Neyse ki gelişen teknolojiyle artık denizcilik eskiye göre çok daha güvenli ve eskisi gibi kayıplar verilmiyor. Hal böyle olunca bölgenin ata sporu da yelken. Bu en zor denizlerde, her hava koşulunda hiç üşenmeden, yılmadan denize açılan yelkenciler de bugün dünyanın en iyi okyanus yarışçıları. Bir de şöyle açıklayayım: Yelken yarışı tutkunlarının 'pop starları' hep bu sulardan çıkma. İçerisinde birbirinden etkileyici hikayeler barındıran en zorlu açık deniz yelken yarışları bu bölgedeki minicik liman şehirlerinden start alıyor. İşte benim amacım da en cesur denizcileri yetiştiren ve beni en çok heyecanlandıran açık deniz yelken yarışlarına ev sahipliği yapan Atlantik Okyanusu'nun bu azgın sularını ve sıra dışı olduğu kadar mütevazi liman şehirlerinden birkaçını yakından görmekti. Atlantik kıyılarında geçireceğim sekiz günüm vardı ve sıra hangi şehirde ne kadar kalacağımı belirlemeye gelmişti. İlk durak noktam, bu bölgede en çok görmek istediğim şehir olan St. Malo'ydu. İkinci şehri, bir Fransız arkadaşın tavsiyesiyle Vannes olarak belirledim. Bir sonraki şehrim, yelken yarışçılığı kariyerini Fransa'da sürdüren arkadaşım Tolga Pamir'in yaşadığı ve dünya yelkenciliğinin en önemli noktalarından biri olan La Rochelle idi. Ve son olarak bir gece Paris. Avrupa'da tren biletleri çok pahalı malum. Ne kadar erken satın alırsanız o kadar ucuza mal edersiniz. Benim de yapmam gereken toplam dört tren yolculuğum olacaktı. Dolayısıyla, biletlerimi yaklaşık üç ay öncesinden (en erken üç ay önce satışa açılıyor) satın aldım. (www.voyagessncf. com) Son dakika alsaydım 100'lerce euro ödemek zorunda kalacağım toplam dört bilete sadece 119 euro ödedim. Artık Bretonya topraklarında toplam 16 saatlik tren yolculuğu beni bekliyordu. Tam da hayal ettiğim gibi.

KÖKLERİ DENİZCİ ST. MALO
Ve nihayet büyük gün gelip çattı. Paris'ten St. Malo'ya dört saatlik tek aktarmalı tren yolculuğunun sonunda ulaştım. Tren gara yaklaşırken binaların üzerindeki yelkenli tekne figürleri karşılıyordu bizi. Okyanusun kokusu burnuma gelmeye başlamıştı. Beklemelerle birlikte yaklaşık 10 saatlik yorucu yolculuğun ertesi günü kendimi St. Malo sokaklarına atıyorum. Breton bölgesinin en önemli liman şehirlerinden biri olan ve 'duvarlar şehri' olarak anılan St. Malo'nun geçmişi Orta Çağ'a kadar dayanıyor. Aynı zamanda bir dönemin korsan yatağı. Ada şeklindeki eski şehrin etrafı metrelerce yükseklikteki kalın duvarlarla çevrili. Duvarların üzerinde yürüyerek tüm eski şehri ve Atlantik Okyanusu'nun çılgın havasını seyredebiliyorsunuz. Şehir ve duvarlar, İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikan ve İngiliz bombardıman uçakları tarafından darmaduman edilmiş. Ancak savaşın ardından tam 12 yıllık çalışma sonucu aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Duvarın bir tarafında plajlar ve yelken okulları bulunuyor. Hava buz gibi olmasına rağmen Bonsecours Plajı'nda denize girenler var. İnsanların dalgaları daha az hissederek yüzebilmesi için denizin içine bir havuz yapmışlar. Buralarda gelgit o kadar kuvvetli ki biraz açıkta görünen iki adacığa (Le Petit Be ve Le Grand Be) aslında yürüyerek de gidilebiliyor. Ancak gelgit saatlerine dikkat etmeden yüründüğü takdirde yol sadece birkaç dakika içinde 10 metre derinlikte bir denize dönüşüyor Plajdaki tabela da "Eğer böyle bir durumla karşılaşırsanız sakın dönmeye çalışmayın, oturun ve yardım bekleyin" diyor. Nitekim birkaç saat sonra aynı yerden geçerken, denizin içindeki havuzun artık görünmediğini fark ediyorum. Duvarın bir tarafı ise alabildiğine büyük marinaya hakim. İç taraf ise eski taş binalar, minicik restoranlar ve mağazalarla dolu. Restoranlar ya krepçi ya da deniz mahsulleri sunuyor. Hemen belirtelim burada yediğiniz krep ya da midyeler başka yerdekilere benzemiyor. Mutlaka denemek lazım. Yürüdükçe fark ediyorum ki St. Malo'nun her bir köşesi denizcilik kokuyor, üstelik bizdeki gibi değil, son derece mütevazı bir denizcilik. Sokağın birinde orta yaşlı bir Fransız kadın dükkanda yelken dikerken, denizin çekildiği kıyılarda yüzlerce, belki de daha fazla eski tekne gelgit suyu geri getirsin diye tahta desteklerin üzerinde bekliyor, balıkçılar denize açılmak üzere hazırlanıyor ya da denizden yeni dönen bir yelken yarışçısı kafede espresso'sunu yudumluyor. Dükkanların, restoranların, otel ve kafelerin hepsinin adı yelkenle alakalı: Spinnaker, Cunningham, Cap Horniers... Dünyanın en tehlikeli denizlerinden Horn Burnu'nu geçen denizciler anısına bir müze dahi var. Şehirdeki herkesin, yaşlısından gencine denizci olduğu tüm hallerinden anlaşılıyor. İkinci Dünya Savaşı'nda büyük zarar gören şehirde, savaşın anısına bir müze de bulunuyor.

MASAL ŞEHRİ VANNES
St. Malo'da geçen iki günün ardından ikinci durağım Vannes. Bu kez biraz daha güneye iniyorum, hava az da olsa ısınıyor, bulutlar hafiften dağılıyor. St. Malo kadar olmasa da Vannes da tam bir denizci şehri. Morbihan Körfezi kıyısında bulunduğundan hem hava hem de deniz sakin. Denizden şehrin içine doğru yaklaşık 3 kilometre boyunca lagün şeklinde bir liman giriyor. Aslında limandan çok bir nehir gibi görünüyor. Liman farklı yaşlarda ve boylarda tekneler, kayıklar, kanolarla dolu. Kimi bağlanmak üzere denizden dönüyor kimi incecik bir kanoda kürek çekiyor. Şehrin duvarlarla kaplı eski bölümünde ise sokaklar Tudor tarzı evlerle dolu. Tıpkı bir masal şehri gibi. Vannes şehir merkezini gezmek için yarım gün yeterli. Açıkçası St. Malo gibi ruhu olan bir şehirden sonra burası bana yetmiyor. Geriye kalan bir günümde ne yapacağımı düşünürken internette, yakında bulunan Conleau Yarımadası'nı görüyorum. Öğreniyorum ki her ne kadar uzak gibi görünse de buraya yürümek mümkün. Ertesi günün rotası böylece belli oluyor. Kahvaltının ardından başlıyorum yürümeye. Şehir bitiyor, banliyölerin arasında devam ediyorum. Sokaklar ıssız. Tam bir saat boyunca yürüdükten sonra kendimi gerçek bir doğa harikasının içinde buluveriyorum. Sıcaktan pişmeme ve ayaklarımın ağrımasına değiyor doğrusu. Bu minicik yarımada ormanla kaplı. Ormanın içinde de teknelerle dolu minik minik koylar var. Tıpkı bizim Göcek koyları gibi ama deniz karşılaştırılamaz bile. Yarımadanın bir bölümünde plajlar var, yazın belli ki tıklım tıklım oluyor. Birbirinden güzel yazlık evlerin arasında tek bir kafe yer alıyor. Mavi Bayrak'lı olduğu söylenen ama göründüğü kadarıyla biz Türk'lerin -doğal olarak- yüzüne dahi bakmayacağımız denizde yüzen birkaç Fransız, ardından plajda sandviçiyle birlikte sonbahar güneşinin tadını çıkarıyor. Ben de bu huzurlu mekanın...

HİÇLİĞİN ORTASINDA MONT ST. MICHEL
İkinci gün hedefim otobüsle bir saat uzaklıktaki Mont St. Michel'e gitmek. Üzerinde dev bir manastırın bulunduğu ve gelgitin en güzel gözlemlenebildiği Mont St. Michel için St. Malo'dan her gün tek bir belediye otobüsü kalkıyor. Gidişdönüş 22 euro. St. Malo'nun kuzeyinde, Normandiya bölgesinde yer alan Mont St. Michel'e giderken coğrafya gittikçe değişiyor, suların çekildiği ve bataklığa dönen uçsuz bucaksız plajlar peşimizden geliyor. Burada hayatımda ilk kez bir kamyon gibi otoyolda ilerleyen tekerlekli alüminyum teknelerle karşılaşıyorum. Bunlar istiridye avcılarının tekneleri. Yüzerek denize açılan bu kamyon-tekneler suların çekilivermesiyle bir araba gibi tekerleklerin üzerinde geri dönüyor. Elbette tamamen bölgeye özel. Mont St. Michel'de gerçek bir Fransız taşrasıyla karşılaşıyorum. Sarı rengin hakim olduğu dümdüz ovanın, bulutlarla kaplı masmavi gökyüzünün yarattığı pitoresk manzara, otobüsten inip de adacığa kadar devam eden yaklaşık 45 dakikalık yolda yürüyen ziyaretçilere eşlik ediyor. Bu arada belirtelim yürümek istemeyenler için ücretsiz otobüsler ya da küçük bir ücret ödeyerek binilebilen at arabaları bulunuyor. Ben yürümeye ve bu melankolik ortamın sonuna kadar tadını çıkarmaya karar veriyorum. 88 metre yüksekliğe ulaşan görkemli manastıra girişte yine ilginç bir tabela karşılıyor. Tabelada, etrafta park edilen arabaların gelgit takvimindeki saate göre çekilmesi isteniyor ve aksi takdirde hepsinin sular altında kalacağı belirtiliyor. Kaleden manzara çok tuhaf, belki de başka hiçbir yerde göremeyeceğim türden. Kilometrelerce çekilen okyanus yerini sonsuzluk gibi görünen kuma bırakmış. Bu da bir nevi çöl. Tek bir tekne boynu bükük kumun üstünde duruyor, denizin geri gelmesiyle o da kendine gelecek. Çekilen denizin üzerinde yürüyen onlarca insan, buz gibi havaya rağmen çıplak ayak, belki de hayatları boyunca yaşayamacakları deneyimin tadını çıkarıyor. Ben ise bu yürüyüşü bir sonraki gelişime erteliyorum. Kalenin en üst tarafı bilet alarak gezilebiliyor. Manastırın en tepesine çıktığınızda Mont St. Michel'in etrafındaki hiçliği seyrederek hüzne kapılmak serbest.

KALBİMİ LA ROCHELLE'DE BIRAKTIM
Bu kez rotam daha da güneyde. 3,5 saat yolculukla Breton bölgesinden çıkıp Bordoeaux'ya doğru gidiyorum. Charente-Maritime bölgesinin başkenti, Biscay Körfezi'nin en önemli liman şehirlerinden La Rochelle'e. Burada beni bambaşka bir iklim karşılıyor, güneşli ve ılık. Denilene göre La Rochelle, Akdeniz kıyısındaki Cannes ve Nice'ten bile daha fazla güneş alıyormuş. Daha tren garından şehir merkezindeki otelime yürürken şehre ısınıveriyorum. Sokaklar cıvıl cıvıl, insan dolu. Görünen o ki bisiklet şehrin en önemli ulaşım aracı. Nitekim sonradan buranın, artık her şehirde gördüğümüz halka açık bisiklet sistemini ilk uygulayan şehirlerden biri olduğunu öğreniyorum. Pazar yerinin hemen yanındaki otelimin etrafındaki sokaklar o kadar kalabalık ki bende bir enerji patlaması oluyor ve yüklerimden kurtulduğum gibi atıyorum kendimi sokaklara. La Rochelle'in içinde sokak gibi limanlar var ve hepsi tıklım tıklım tekne dolu. Bizdeki gibi lüks değil, içlerinde 100 yıllık klasikler de var, 40 yıllık orta halli işi de. Limanların üzerlerinde yaya ve bisikletlilerin yolu kısalsın diye minik minik köprüler yer alıyor. Tekneler vızır vızır çalıştığından köprüler de onlar geçebilsinler diye sürekli inip kalkıyor. Şehrin, daha doğrusu limanın girişinde iki tane kule var. Kulelerin diğer tarafına geçtiğimde inanılmaz bir manzarayla karşılaşıyorum. Son model yarış teknelerinden tutun da katamaranlara ve minicik eğitim teknelerine kadar yüzlerce yelkenci denizde antrenman yapıyor. Kimilerinin üzerinde yaşlı bir kadın ve adam, kimilerinde genç ekiplerin bulunduğu tekneler denizde keyifli geçen günün ardından limana dönüyor. Yarışa çıkan birbirinin aynı 10'dan fazla tekne yelkenleri açık halde limanın içine girip şehirdekilere mini bir gösteri yapıyor. Deniz en az şehrin merkezi kadar kalabalık ve canlı. Kıyı boyunca dizilen yüzlerce kafe ve restoranlardan birinde oturarak arı kovanı gibi işleyen limanı izliyorum.
BİSİKLETLE KEŞİF

Ertesi sabah La Rochelle'de yaşayan arkadaşım Tolga Pamir'in eşi Stephanie'nin bisikletini alıp şehri bir kez de bu şekilde turluyorum. Tolga'nın tavsiyesine uyarak orman yolunun içinden enfes bir rota çizip sahildeki La Rochelle Aquarium'a ulaşıyorum. Pasifik Okyanusu'ndan Karayipler'e, dünyanın tüm denizlerinden toplanan 600 deniz canlısı örneğinin bulunduğu akvaryumda deniz kaplumbağaları, köpek balıkları, ahtapotlar ve daha önce sadece belgesellerde gördüğüm her türlü deniz canlısıyla saatler geçirmek mümkün. Ancak benim vaktim kısıtlı. Hızlı bir turdan sonra bu kez Tolga, Stephanie ve oğulları Doğa'yla birlikte arabaya atlayıp Ile de Re'ye yani Re Adası'na gidiyoruz. Yaklaşık 3 km uzunluğundaki köprüyle anakaraya bağlanan ada yazlık evlerle dolu. Plajları da kite surf'çüler ve dalga sörfçüleriyle... Pazar gününü sörf yaparak değerlendirmek isteyenler board'larını arabanın üzerine yüklemiş, koşmuş uçsuz bucaksız plajlara. Plaj dediysek üzerinde en ufak bir tesis dahi yok. Sadece ve sadece kilometrelerce kum. En yüksek noktası 20 metre olan adanın uzunluğu sadece 5 kilometre. Yani nereye baksanız deniz. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların üs olarak kullandığı adada kurulan sığınaklar hâlâ plajlarda duruyor. Her ne kadar artık üstleri duvar resimleriyle süslü olsa da savaşın ürkütücülüğünü üzerinde taşıyor. Adadaki minik köyler ise bizim Ege kasabaları tadında. Ertesi gün La Rochelle'den ayrılmak benim için hiç de kolay olmuyor. Ancak İstanbul uçağından önce bir gece kalmak zorunda olduğum Paris için yola çıkma vakti. Paris'te, sadece en sevdiğim mahallelerde dolaşırken aslında başkentlerin değil, kıyıda köşede kalmış şehirlerin çok daha değerli olduğunu ve beni hayatta en mutlu eden şeylerden birinin bilinmeyenlere seyahat olduğunu düşünüyorum.

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.