Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kalın'ın yeni kitabı çıktı

Giriş Tarihi: 24.9.2016 10:13 Güncelleme Tarihi: 24.9.2016 10:15
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kalın'ın yeni kitabı çıktı

??Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 'Ben, Öteki ve Ötesi' kitabında, İslam-Batı ilişkileri tarihini analiz ediyor. Kalın, “İnsanlar -ve toplumlar- kendileri kalarak 'Öteki' ile sağlıklı ve yapıcı ilişkiler kurabilirler. Semerkant'tan Saraybosna'ya, Bağdat'tan İskenderiye'ye, 'dan Kurtuba'ya İslam tarihi bunun örnekleriyle ” diyor.

İslam'ın Batı'yla olan ilişkisini 'Ben, Öteki ve Ötesi' kitabında detaylı bir şekilde inceleyen Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, geçmişten günümüze Batı ülkelerinin vizyonunu resmediyor. Edebiyat ve fikriyat dergisi İtibar'ın eylül sayısı için Harun Tan'a konuşan İbrahim Kalın, röportajında ayrıca kitabından anekdotlar, tarihi metinler ve keskin saptamalarıyla girişimi sonrası Avrupa ülkelerinin Türkiye'ye karşı ayrımcı tutumuna da ışık tutuyor. İşte o röportajdan bir bölüm...

'Ben' ve 'Öteki' diyalektiğinin keskin bir ayrışmaya tabi tutularak felsefi/düşünsel köklerini kartezyen düalizm ve bunun üzerine temellenmiş Aydınlanma düşüncesiyle birlikte okumak mümkün müdür? Sözgelimi, Rousseu'nun medeniyeti bir yozlaşma, bir tür çürüme olarak görmesi bu dikotomik söylemin ürünü müdür?

Ben ve Öteki ayrımı, bütün bütün toplumlarda karşımıza çıkar. Zira ontoloji tarihten önce gelir. Kadim toplumlarda, Doğu'da, Batı'da, Afrika'da, Asya'da her yerde farklı biçimlerde formüle edilmiş bir ayrımdır bu... Kartezyen düalizm, bu tür ayrışmaları mutlak bir çatışma zemini haline getirebilir. Aydınlanma sonrası Avrupa düşüncesinde ortaya çıkan yaklaşımla, düalizmin de ötesinde baskıcı, bir monizmin hakim olduğunu gösteriyor. Bir Avrupa var bir de onun dışında başka toplumlar var değil. Mesele daha derine gidiyor: Avrupa emperyalizmi -ki felsefi, antropolojik ve kültürel kodları açısından bakıldığında tarihte bir benzerine pek rastlamazsınız- aslında tek bir Ben'in "ben" demeyi hak eden tek bir varlığın olduğunu, bunun da ancak modern ve medeni Avrupa olduğunu söylüyordu. Eğer diğer toplumlar bir varlık iddiasında bulunacaksa ve yeni cesur dünyada var olma şansı elde edecekse bunu ancak bu modern ve edebi Avrupa'ya banzeyerek, ona öykünerek ve nihayetinde ona asimile olarak yapabilir. Bu mutlak monizmin ürettiği baskıcı ilişki biçimleri, modern Avrupa tarihinin ana eksenini 1950'li yıllara kadar belirlemiştir...

SAYGIYA DAYALI OLMALI

'Ben' tasavvurunun 'Öteki' için bir tür epistemik tahakküm anlamı taşıdığı fikrini, müziğinden mimarisine kadar tüm geleneksel kültür formlarını irfan fikriyle pekiştirmiş İslam düşüncesiyle nasıl örtüştürebiliriz?

Ben ile Öteki arasındaki ayrım farklı biçimlere bürünebilir. Bundan mutlak manada kaçmak mümkün değil. Gerekli de değil. Bunu bir veri -ontolojik bir zaruret- olarak kabul edip ona göre hareket etmek daha isabetli ve hikmetli bir yaklaşım tarzı olur. Ben ve Öteki arasındaki bir mutlak tahakküm ilişkisi olmak zorunda değildir. Klasik Avrupa emperyalizmi, bunu dayatmak istedi. Bu ilişki, hiçbir değer ve ilkenin olmadığı, "ne olsa gider" tarzında köksüz, topraksız ve tarihsiz bir liberalist ütopyaya da dayanmak zorunda değil. Ben ile Öteki arasında alışverişe, karşılıklı çıkara, saygıya, ortak iyi çabasına dayalı bir ilişki kurulabilir. İnsanlar -ve toplumlar- kendileri kalarak 'Öteki' ile sağlıklı ve yapıcı ilişkiler kurabilirler. İslam tarihi bunun örnekleriyle . Semerkant'tan Saraybosna'ya, Bağdat'tan İskenderiye'ye, 'dan Kurtuba'ya kozmopolit ve çoğulcu İslam şehirleri, farklı kültürel, etnik ve dini gruplarla bir arada yaşayarak 'çoklukta birlik' ilkesiyle hareket ederek muazzam eserler ortaya koydular...

Kitabınızda salt teorik metinler yerine İslam ve Batı kültür tarihine ışık tutan ilginç anekdotlar, tarihi metinler ve hikayelere başvurduğunuzu görüyoruz.

Fakirin maharetinden ziyade konunun mahiyetinden kaynaklanıyor. Keşke bu alanda daha fazla çalışma yapılsa. Kitaptaki örneklere gelince... Örneğin; ünlü İtalyan ressam Bellini'nin İstanbul'a gelip Fatih'in portresini çizmesi ve sultanın buna izin vermesi kadar portrenin daha sonraki tarihi de bir hayli ilginç. Hele Nakkaş Sinan'ın adeta Bellini'ye nispet yaparcasına çizdiği Fatih portresi... Sultan Abdülaziz'in 1867'de çıktığı meşhur Avrupa seferi de bu babda zikredilecek güzel bir örnek. Osmanlı sultanının Avrupa başkentlerinde karşılanması, Paris Sanatı Sergisi'nde yaşadıkları, devletin yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen asaletinden ve ihtişamından taviz vermemesi, bugün de hatırlanması gereken hususlar....

ÖZGÜRLEŞTİRİCİ RUHU YENİDEN KEŞFETMELİYİZ

Din, felsefe ve sanat yek diğerinden bağımsız disiplinler olarak düşünülebilir mi? Yoksa, bizi Tarkovski'nin iddia ettiği bu üç şey mi kurtaracak?

Bunları, hakikat arayışının temel unsurları olarak düşünmek gerekir. Din, hakikatin kaynağıdır. Felsefe akli argümanlarla bunu temellendirir ve akla ikna, kalbe itminan getirir. Sanatsa bu ikisinin ifade ettiği hakikatleri ve daha fazlasını, insanın varlıkla olan ilişkisi bağlamında ortaya koyar. Tarihte bu üç unsuru mezcetmemiş medeniyet yoktur. Bir medeniyete özgün kimliğini veren, bu üç kaynak arasında kurduğu ilişkidir... Büyük resmi göz ardı ettiğimizde, filin tuttuğumuz bir uzvunu bütünden ibaret zannediyoruz. Bu yüzden de tarihte görülmemiş düzeyde malumata sahip olduğumuz halde insanlığın temel sorunlarına çözüm üretemiyoruz. İlim ile malumatı, bilgi ile hikmeti birbirine karıştırıyoruz. Netice itibariyle, zihnimiz bölünüp parçalandığı için, gerçekliği de bölük börcük algılıyoruz. Varlığı, gerçekliği ve hakikati bütüncül olarak ele almamızı sağlayacak, hikmet ve ahlak temelli bir bakış açısına ihtiyacımız var. Din, felsefe ve sanatın özgürleştirici ruhunu yeniden keşfetmemiz şart. Bunların bizi 'beşeriyet' mertebesinden 'insaniyet' makamına nasıl ulaştırdığını görmemiz gerekiyor.

ARKADAŞINA GÖNDER
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kalın'ın yeni kitabı çıktı
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz