YAZARA MAİL GÖNDER Güzel ilkelere karşı acımasız gerçekler

YAZARLAR

Eski milletvekillerinden, Sağlık ve Turizm Bakanlığı da yapmış olan Bülent Akarcalı, parti tüzüğündeki üç dönem kısıtlamasına takılan AK Parti milletvekilleriyle ilgili bir not göndermiş.
Akarcalı şöyle diyor: "Merhabalar... 3 dönem MV olanlar için, daha önce Başbakan'a arz etmiş idim, söyle olabilir:
1) Parti Genel Merkez Yöneticiliği = Genel Başkan Yardımcılıkları...
Bu mevkiler ciddi siyasi birikim ve tam gün çalışma gerektirir. Bu görevdeki kişilerin aynı zamanda MV olmaları şart değildir. Hatta MV olmaları esas işlerini aksatmaktadır. Hem milletvekilliği, hem parti yöneticiliği yapmak yorucu ve yıpratıcıdır (on yıl boyunca bu görevlerde bulundum!) MV olmadan tam gün kendini parti işlerine verebilmek çok daha verimli olur.
2) Hem Bakan, hem MV olmak aslında yasama ile yürütmenin ayrı olması ilkesine terstir. Fransa'da bakan olanın milletvekilliği düşer.
Çok yoğun, yorucu ve sürekli dış temas gerektiren bakanlıkların (Dışişleri, Maliye, Ekonomi, vs) Meclis dışından atanmaları normal karşılanmalıdır.
Bu ve buna benzer uygulamalar, devlet ve siyasi parti yönetiminde yılların birikimi sonunda oluşmuş deneyim ve bilgilerin, doğru ve akılcı kullanımını sağlar. Sevgi ve selamlar."
İkinci şıktan başlayalım... Biz Türkiye'de bilhassa 1950'lerden beri, bir "kuvvetler ayrılığı" tiyatrosu oynuyoruz. "Yürütme, Yargıya müdahale ediyor" diye yakınmadığımız gün olmuyor.
Halbuki kuvvetler ayrılığı ilkesinin, bir de Yasama boyutu var. Yürütme (kısaca Hükümet) sadece Yargıyı değil, Yasamayı da (Meclis) kontrolü altında tutuyor. Ve bu iki kuvveti birbirinden ayırmak için bugüne kadar hiçbir ciddi hamle yapılmış değil.

Peki ya uygulama?

Bunları söylüyorum ama uygulamasının çok zor olduğunu da biliyorum. Hayali bir örnek vereyim:
Bir parti 235 milletvekili ile Meclis'te çoğunluğu sağlamış, şimdi hükümeti kuracak... Eğer bakanların milletvekillikleri askıya alınırsa... 20 bakan, partinin gücünü birden 215 milletvekilliğine düşürecek. Bu durumda Hükümet, Meclis'ten güvenoyu alamaz ki!
Buna engel olmak için başbakan ne yapacak; oyları azalmasın diye hükümeti üçdört bakanlıkla mı kuracak?
Gelelim birinci şıkka... Üç döneme takılanlar elbette partide görev alabilir; almalıdır da... Peki ama (mesela) Bülent Arınç'ı, Ali Babacan, Beşir Atalay veya ne bileyim Cemil Çiçek'i partide görevlendirmek, "işe göre adam bulmak" yerine, "adama iş bulmak" anlamına gelmez mi?
Ayrıca ben, "Başkanlık" sürecinde Tayyip Erdoğan'ın partiyi de yeniden şekillendireceğini tahmin ediyorum. Bu bağlamda kendisine uygun görmediği arkadaşları evlerine göndererek, partide bir yenileşmeye gidecektir.
Bülent Akarcalı'nın önerileri ilke düzeyinde çok yerinde. Ancak olayın iktidar ("benim dediğim olsun") boyutunu yeterince hesaba katmıyor sanırım. Ne dersiniz?
Not: Avusturya'da oynanan Lille -Maccabi Haifa hazırlık maçında, Filistin yanlısı bir grup taraftar, sahaya girip İsrailli futbolcuları dövmüş. Niyesi belli: İsrail devletinin Gazze vahşeti yüzünden Yahudileri cezalandırmak. Ancak o takımda Yahudi olmayan Gustavo Boccoli, Vladimir Stojkovic, Edin Cocalic, Ruben Rayos ve Mohammadou Idrissou da var. Ne olacak şimdi?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.