YAZARA MAİL GÖNDER En güzel ‘resimaltı’

YAZARLAR

Hıncal Uluç geçen gün, "resimaltı" yazmayarak, haber fotoğraflarını yetim bırakan gazete editörlerini fena halde haşladı.
"İyi yazılmış bir resimaltı, filmin fragmanı gibidir" diyordu: "Okumaya teşvik ve tahrik eder. Bunu yapmaya üşenirseniz, ertesi sabah o sayfaya hangi yüzle bakarsınız?"
Kağıt gazetenin, dijital yayıncılık karşısında kan kaybettiği apaçık ortada. Çünkü dijital yayıncılık daha hızlı, daha ucuz. Ayrıca hareketli görüntü imkanı da var.
Tamam ama bu gerçek, henüz ölmemiş olan kağıt gazeteyi doğru dürüst yapmaya engel değil ki...
Hıncal Abi "iyi bir resimaltı, filmin fragmanı gibidir" derken yüzde yüz haklı. İşte bu konuda benim bayıldığım ve her fırsatta örnek verdiğim olay:
Nevi şahsına münhasır üslubuyla futbol yazarlığında tek başına ekol olan rahmetli İslam Çupi, bir yazısında anlatıyor...
Yıl 1962... Bir grupla birlikte France- Soir gazetesini gezmektedir. Sade döşenmiş bir odada, ağzında sigarası, yarılanmış viski bardağıyla orta yaşlı bir adam görürler. Önündeki fotoğraflara dalgın dalgın bakmaktadır.
Ne iş yapar bu bey? Rehber anlatır: Adı Marcel Jonquet... Görevi günde üç-dört resimaltı yazmak... (Aldığı ücret ise bizdekilerle kıyaslandığında dudak uçuklatacak cinstendir.)
İslam Çubi, "Marcel Jonquet'nin ne mene bir sihirbaz olduğunu, daha sonra elime geçen bir France-Soir'ı görünce anladım" diyor.
Gazetede Wilma Rudolph'un evlendiğini gösteren bir fotoğraf vardır. Rudolph kim? "1960 Roma Olimpiyat Oyunları'nda 100, 200 ve 4x100'de altın madalya alan şiprişin Amerikalı çikolata renkli bir pist perisi..."
Marcel Jonquet'nin nikah fotoğrafına yazdığı resimaltı ise şöyledir: "Dünyada 100 metreyi en çabuk koşan kız nihayet yakalandı..."
Zeka ve zarafetle paketlenmiş bir habere ilgi göstermemek mümkün mü?

Övgü yerine "like"

Hıncal Abi yazısını bitirirken editörlere soruyor: "Eserinize bakmak gibi bir zevkiniz yok mu?"
Buna ben cevap vereyim: Hayır yok!
O zevkin oluşması için iki şey gerekiyor: 1) Aynı işi yapanlarla mesleki rekabet... 2) Otorite kabul edilenler tarafından değerlendirilmek (önce yergi, sonra övgü)...
Böyle bir motivasyon olmayınca... Genç arkadaşlar, gazeteye resimaltı yazmak yerine, sosyal medyaya postalayacakları fotoğraflara "caps" yazmayı tercih ediyor.
Sosyal medya ise ortaya koyduğun işi (yazı, fotoğraf, vs.) kendine veya mesleğin büyüğüne değil, anonim bir kitleye beğendirmek üzerine kurulu...
Bir bakıma mal satmak gibi: Yani nitelikte değil, nicelikte rekabet... Övgü yerine "tık" peşinde koşuyorsun. Ne kadar çok "like" alırsan, o kadar gurur duyuyor ve mutlu oluyorsun.
Buna alıştığın zaman da, resimaltı yazmak zahmetli geliyor. Üşeniyorsun. Önemsemiyorsun. Nasıl olsa hesap soran da yok...
Halbuki eleştirinin insanı geliştiren bir yanı vardır. Nasıl mı? Onu da İslam Çupi'nin (1932-2001) mecazlarla dolu anlatımından okuyalım:
"Tenkit, yaşama imkanı olan bir hastaya en kuvvetli zehri verme sadizmi değil, onu sağlıklara çevirmenin en insancıl jimnastiği olmalıdır."
Halbuki biz eleştiriyi sağa sola ateş etmekle bir tutuyoruz. Yalan mı?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.