YAZARA MAİL GÖNDER Ankaralı

YAZARLAR

İstanbullu tiyatrocularla Ankaralı tiyatrocular birbirlerinden nefret ederler. Kimse bana maval okumasın, tiyatrocuları çok iyi tanırım, çoğunu "yakinen"...
Bu karşılıklı nefret, aynı zamanda İstanbul ile Ankara şehirleri arasında doksan yıldır varolmuş gizli ve derin çekişmenin yansımasıdır.
Ankaralı İstanbul'a "Bizans" der, onu kalabalık, gürültülü, pis ve pahalı bulur. İstanbullu da Ankara'yı her zaman "taşra" ve hatta bir çeşit köy olarak görür. Bir zamanlar "Ankara'nın bir ucundan bir ucuna taksiyle beş liraya gidiliyormuş yahu" der gülerdik, biz beş liraya Taksim'den Şişli'ye gidemiyorduk... Çünkü bu aslında bir iktidar kavgasıdır.
Eski başkent "kenara itilmeyi" hiçbir zaman hazmedememiş, yeni başkent de ne yapsa İstanbul'un gölgesinde kalmaktan kurtulamamayı içine sindirememişti... Eh, "iki başlı ülke" yaratırsanız böyle oluyor demek ki!
Devlet Tiyatroları'nın kurulmasıyla bu çekişme iyice su yüzüne çıkmıştı: Darülbedayi Ankara'ya karşı... İstanbul, Almanya'dan getirtilmiş Carl Ebert'e Almanya'ya kendisi çok gidip gelmiş Muhsin Ertuğrul'la cevap veriyordu. Oysa ikisi de devlet dairesiydi bu kuruluşların! Belediyeyle devlet arasında da o zamanlar hiçbir ayırım yoktu.
Ömür boyu iş garanti, maaş garantiydi yani.
Özel tiyatrocu da her an aç kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Hiçbir güvencesi yoktu. Henüz televizyon dizisi denilen "ekmek kapısı" ufukta bile görünmüyordu.
Özel tiyatro yapanlar, kendileri elde edemedikleri bu "rahatlığı" önce küçümsediler, sonra ona kızdılar.
İstanbul'un özel tiyatroları Ankara turnesine, Ankara'nın özel tiyatrosu AST da İstanbul turnesine gittiklerinde büyük ilgi ve sevgi gördüler.
Orada bir sorun yoktu. Ama ödenekli tiyatrolar... ı ıh.
Devlet Tiyatrosu didiniyor, getirip Broadway müzikalleri bile oynuyor, İstanbul aldırmıyordu.
Ankara'dan iç çekişmeler nedeniyle kopup "şanslarını bir de İstanbul'da denemek" isteyen sanatçılar da umduklarını bulamadılar. İstanbul piyasası, Ankara'da bürokrat gönüllerini fethetmiş Muazzez Kurdoğlu'nu da bağrına basmadı, eski hayranlarının "büyük Ayten" dedikleri Ayten Gökçer'i de... Bu ve benzer kişiler Yeşilçam sinemasında da "marjinal" kaldılar. (Kenter kardeşleri saymıyorum, onlar "redd-i miras" ederek gelmişlerdi.)
Yıllar geçtikçe ve Türkiye değiştikçe, bu çekişme de çok şükür ortadan kalkıyor. Örneğin Çetin Tekindor gibi büyük bir aktör, televizyon ve sinema sayesinde ülkenin her yerinde hayran bulabiliyor. Eskiden onu da İstanbul'da kimse tanımazdı. Geçen gün gene büyük bir oyuncuyu kaybettik. Macide Tanır, doksan bir yaşında aramızdan ayrıldı,
Yukarıda sayıp döktüğüm nedenlerle, İstanbul seyircisi Tanır'ı hiç tanımaz. Bu korkunç bir haksızlıktır. Gene yukarıda saydığım sinema sayesinde, "Büyük Macide" benim için hep bir ses olarak kalacak: Olgun kadın sesi... "Gilda" filminin Türkçe dublajında Rita Hayworth'ün sesi diyeyim de hatırlayın. Ya da, "Brahms'ı Sever Misiniz?" filminde İngrid Bergman'ın sesi.
"Cami yıkılmış ama mihrap yerinde" bir ses hani...
Nur içinde yatsın.
Ankara da İstanbul'la barışsın artık, "Tayyip padişah olacak, İstanbul'u da başkent yapacak" korkusundan bir kurtulursa...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.