YAZARA MAİL GÖNDER Benim oğlum bina okur

YAZARLAR

Altmışlı yılların ilk yarısında bütün liseleri kasıp kavuran "münazara" modası, altmışlı yılların sonlarında yerini "bilgi yarışmasına" bırakmıştı...
Yalnız okullarda değil, radyoda da. (Perşembe geceleri yayınlanan "reklamlar geçidi"ndeki İpana 11 Soru Bilgi Yarışması'ndan o zamanın parasıyla üç bin lira kazandım, bir ay Paris'te yiye yiye bitiremedim.
Mebus maaşıydı.) Fakat liselerarası bilgi yarışmaları aslında birer "inekleme" yarışmasıydı, çünkü genel kültürü oluşturan konular değil, fizik kanunları, kimya formülleri falan gibi "ders soruları" soruluyordu... Terimler de Türkçe tabii, hiçbir şey anlamıyorduk.
Bunun üzerine, yabancı dille eğitim yapan liseler bu bilgi yarışmalarını kendi aralarında düzenleme yoluna gittiler.
Bir yıl Galatasaray Lisesi'nin takım üyesi, ertesi yıl takım kaptanıydım, Robert Kolej'i iki yıl üstüste eze eze yendik. Birinci olduk.
Robert takımında "Orhan diye bir çocuğu" hayal meyal hatırlıyorum, belki de yanılıyorum...
O çocuk şimdi "altı yılda bir tek Sait Faik diye bir yazarın olduğunu öğrendim" demiş, Robert mezunu bütün aydınlar ayağa kalktılar.
Elbette yalnızca Türk edebiyatını kastediyor, lisede bile Shakespeare öğretilen okulun öğrencisi.
Bunların bir hocaları vardı, Ekrem Yirmibeşin... Bir de Münir olacaktı, soyadını bilemeyeceğim.
Vallahi bizde de dağ gibi Tahir Alangu vardı!
İki kişiden Türk edebiyatı okudum, biri Dr. İbrahim Kutluk, öteki Tahir Alangu... Bazı sınıflar Zeki Ömer Defne'den, bazıları Melahat Mansuroğlu'ndan okudular.
Hepsinin yeri cennet olsun.
Kutluk ile Alangu, kelimenin her anlamıyla birbirine taban tabana zıt hocalardı. Biri, "müfredatın" asla dışına çıkmayan, çıkamayan, Nihat Sami Banarlı'nın kitabına satır satır sadık... Alangu da ders kitabı mitabı takmayan, kürsüden önemli yazarları kendince anlatan, "bakanlıktan müfettiş gelir" diye asla korkmayan...
Alangu'dan çok şey öğrendim, çok şey.
Fakat o Orhan denen çocuk haklıdır, çünkü hepimiz o zamanlar Türk edebiyatını küçümsüyorduk.
Onlar hangi yabancı yazarlara yönelirlerdi bilmiyorum, Hemingway, Faulkner falan olsa gerek, biz de Jean-Paul Sartre ile yatıyor, Albert Camus ile kalkıyorduk.
Türk edebiyatı bizim için elbette "müfredat dışında" mevcuttu, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Attila İlhan, Kemal Tahir, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Edip Cansever... Orhan Veli'yi bile "resmi şair" diye küçümserdik.
Reşat Nuri'yi, Yakup Kadri'yi adam yerine koymazdık. Refik Halit'i ancak otuz beş yaşımda keşfettim, bu benim utancımdır.
Orhan herhalde bunu demek istiyor. Yoksa, o okulda sırf o müthiş kütüphanesinin hatırı için hademelik bile yapılır. Sonra ben de Robert'in yüksek kısmına girdim, altı yıl boyunca kütüphanesine tapınağa gider gibi yazıldım.
Orhan denen o çocuk sonra Nobel aldı. Bizim okulun ve de sınıfın medar-ı ifiharı Nedim Gürsel henüz bir şey almış değil. Elif Şafak piyasa ilişkilerinde ondan daha atik tetik çıktı, daha önde gidiyor.
Bana bakmayın, ben gazeteci parçasıyım.
Fakat altı yıl boyunca Anderson Hall'un kapısına beygir bağlasan Sait Faik'ten başka iki Türk yazarının ismini daha öğrenir yahu...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.