YAZARA MAİL GÖNDER Yutma vatandaş!

YAZARLAR

Şöyle bir daha toparlayalım: Çanakkale muharebeleri, kurtuluş savaşımızın "bir parçası" değildir. Üstelik ikisinin arasında dört yıl vardır.
Çanakkale ile İstiklal Harbi arasında hiçbir ilişki yoktur, ikisinde de Türk askerinin çarpışmış olmasından başka... Herşeyi birbirine katacaksak bu destana Viyana kuşatmasını da dahil edelim, orada da Türk askeri var!
Çanakkale, "içinde Atatürk geçtiği" için resmi tarihçiler tarafından kendi bağlamından, yani Birinci Dünya Savaşı'ndan koparılmış ve kurtuluş savaşımıza alınıp getirilmiş, "monte" edilmiştir. Öyle algılanması sağlanmıştır.
Buna karşılık, içinde Atatürk geçmediği için, dünya savaşında uğradığımız yenilgiler de (iki ayrı Süveyş Kanalı saldırısı), zaferler de (Mezopotamya cephesi, Kafkasya cephesi), yeni kuşaklara öğretilmemiştir...
Çanakkale'de çarpışan, yalnızca Türk askeri değildir.
Ordumuzda Türk de vardı, Kürt de, Arap da, Ermeni de, Yahudi de...
Nasıl olmasın ki? Bu bir "imparatorluk" ordusuydu. Hepsi Osmanlı'ydı. Yani bunlar savaşa bize yardımcı olmak için "katılmış" değillerdi, zorunlu askerlik hizmetlerini yapıyorlardı.
Üstelik Alman da vardı!
Çanakkale'de bizimle birlikte çarpışan, bizimle birlikte ölen çeşitli rütbelerden 20 bin kadar Alman askerini kimse bilmemekte, hatırlamamaktadır! Silinmiştir, unutturulmuştur. Profesör Ayhan Aktar'ın dediği gibi, eğer kahraman Seyit Onbaşı'yı anıyorsanız, kahraman Teğmen Hans Wörmann'ı da anacaksınız.
Genelkurmay başkanımız bile bir Alman subayıydı, General Bronsart Von Schellendorf! Necdet Özel paşanın koltuğunda bir Amerikan generali tasavvur edebilir misiniz?
Yaaa... "Envercilik" yapan değerli milliyetçilerimiz bunu da bir düşünsünler.
Benim gençliğimde "donumuza kadar herşeyi Amerika veriyor" diye bir laf vardı, işte o zamanlar da donumuza kadar herşeyi Almanya veriyordu...
Savaşın sonunda yenildiğimiz için mütareke istemedik, Bulgaristan pes ettiği ve Almanya ile tren yolu bağlantımız kesildiği için, yani lojistik destek ortadan kalktığı için biz de teslim olduk!
Başka bir safsata, "durup dururken düşmanlar Çanakkale'ye saldırdılar" safsatasıdır.
Hayır! Savaşa biz kendi isteğimizle (daha doğrusu Enver'in isteğiyle) girdik, ilk saldırıyı da Sivastopol'a biz yaptık! Daha doğrusu, Osmanlı üniforması giydirilmiş Alman bahriyesi yaptı. 1914 yılının ekim ayında, Çanakkale'den beş ay önce!
Eh, düşmanın buna "cevap vermesinden" daha doğal ne olabilirdi, bu cevabın yeri Çanakkale'den daha uygun neresi olabilirdi?
Rahmetli Turgut Özakman gibileri size bunları öyle bir yutturdular ki, "Çanakkale 1915" isimli eserinin filminde bir Türk subayı 18 Mart günü düşman zırhlılarını karşısında görünce çok şaşırıyor, "ama bu savaş demektir" diye mırıldanıyor... Yani bir Türk subayının, savaşa beş ay önce girdiğimizden haberi yok!
Çanakkale'nin "yeşil cüppeli dervişlerin dualarıyla kazanıldığı" da söylenir.
Demek ki dualarını Almanlar'dan da esirgememişler... Pennsylvania'da oturan Hocaefendi'nin dualarını CIA ve MOSSAD ajanlarından esirgememesi gibi bir şey mi yani?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.