YAZARA MAİL GÖNDER Üstünüzden silindir geçecek

YAZARLAR

Ne denilmiştir? "Bir yer kentse köy değildir, köyse kent değildir" denilmiştir.
Bir şey daha denir: "Şehir, tarım yapılmayan yerdir"...
En kaba tanımı budur.
Siz hiç New York'un tütününü pamuğunu, Londra'nın buğdayını çavdarını duydunuz mu?
Paris'in Montmartre tepeleri eskiden şehir dışı, köylük yerlerdi, üzüm bağları vardı da, şimdi hoşluk niyetine birkaç kütük bırakmışlar duruyor turistler için. Fakat hiç duydunuz mu
"Saint-Germain'in armudu, Champs-Elysees'nin şeftalisi meşhurdur" gibilerden bir laf?
Oysa İstanbul'da say sayabildiğin kadar: Arnavutköy'ün çileği, Yedikule'nin marulu, Kanlıca'nın yoğurdu, Beykoz'un paçası...
Artık bunlar yok.
Üstünden ya yol geçti ya da apartmana gitti o tarlalar ve bahçeler.
Bunlar İstanbul ve Türkiye geri kaldığı için vardı.
Geliştiği için artık yoktur.
Langa'nın hıyarı meşhurdu, artık metro istasyonu meşhurdur.
Bunlar, tarımda kooperatif ya da büyük şirket üretimi yapılamadığı, tarım makineleşemediği, sermaye temerküz edemediği, ulaştırma gelişemediği, dağıtım kanalları açılamadığı, ürün uzak pazarlara ulaşamadığı için vardı.
İstanbul'da, çocukluğumda, Beşiktaş'tan da, Sarıyer'den de, Küçüksu'dan da, Caddebostan'dan da, Suadiye'den de, Küçükyalı'dan da denize girdiğimi bilirim, Florya'yı Menekşe'yi falan hiç saymıyorum.
Artık girilemiyor.
Artık girilemiyor ama herkes de "güneye" gidiyor.
Avrupa'da da, kitle turizmi çok uzak yerlere bile rahatça ulaşabildiği için o eski ve görkemli tatil beldeleri, Ostende olsun Deauville olsun, Biarritz olsun Menton olsun, "kendi kendilerinin karikatürleri" olarak yaşama savaşı veriyorlar.
Menton'da koskoca Ambassadeurs oteli battı kapandı, her gittiğimde biraz daha gerilemiş buluyorum kasabayı. Biarritz'e gittim altı sene evvel, pişman oldum, denizine eşek soksan girmez, hem dalgalı hem çamurlu.
Çünkü bu beldeler artık aristokratların ve burjuvaların tekelinden çıktılar, "casino"larında kumar da oynanmıyor eskisi gibi.
Fransız halkı uçağa bindiği gibi soluğu Marrakeş'te, Tahiti'de alıyor.
Kimse "Paris'in göbeğinde, Pre-aux-Clercs'de keşişler ne güzel lahana yetiştirirlerdi" diye ağlamıyor, o ortaçağda kalmış.
Ama bizim "intelligentsia" ağlıyor. En fazla on kişi alabilen, ilaç için iki de masası bulunan İnci Pastanesi kapanmış... Son yıllarında her seansta üç kişiye, evet yalnızca üç kişiye film oynatan Emek Sineması daha küçük boyutlarda üst kata alınmış...
Çünkü İstanbul'da on dört milyon kişi yaşıyor.
"Buz gibi kuyu suyuyla yıkanmış marullar yenilebilen Langa bostanları vardı" diye ağlayan aymazlar oylarını da Ekmeleddin'e verecekler elbette. Bostanın yerine "devasa binalar" yapılıyormuş, üzülüyorlar. Türk havacılığı rekor üstüne rekor kırar, onlar
"Haydarpaşa'dan kara trenimi isterim" diye gitar çalarlar.
Türkiye'nin hiçbir döneminde misli görülmemiş bu ekonomik kalkınma hamlesi onları silindir gibi ezip geçecek.
Eskiden İstanbul'da padişah da varmış, biz ağlıyor muyuz?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.