YAZARA MAİL GÖNDER Sözlü şiddetten yumruklu şiddete uzanan süreç

YAZARLAR

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nu yumruklamaya yeltenen o zavallıya öfkelendiğimiz kadar, acımamız da gerekmiyor mu? Demek ki söyleyecek bir sözü, seslendireceği bir düşüncesi yok. Vücut salgıları onu şiddete yönlendiriyor. Tersine bir evrim sürecinde, insan olmak yerine bir yaratık olmayı tercih ediyor.
Aslında hakaret ve küfür içeren söylemler de "Sözlü şiddet" eylemi değil midir? Yumruğun kullanıldığı şiddet ile dilin kullanıldığı şiddet arasında, ceza hukukunun kriterleri dışında çok mu fark vardır?
Bu açıdan bakınca siyasete de, toplumsal olaylara da, iki tür yaklaşımı sergileyen insan türü olduğunu görebilirsiniz.
Birinci türdekiler kendi yaptıklarına, kendi söylediklerine bakıyorlar. Kendi dışındakilerle yarışıyorlar, rekabet ediyorlar.

Türler ve insanlar

Gazetede köşe yazısı mı yazıyorlar? Diğer köşe yazarlarına bulaşarak ya da bir isme takıntılı biçimde değil, kendi köşelerinde özgün, farklı, ileri şeyler söyleyerek yapıyorlar bu işi.
Politika mı yapıyorlar? Bunu, kendi yaptıkları veya yapacakları icraatı ve farklı vizyonlarını anlatarak yapıyorlar. İşadamı iseler, öncü oluyorlar. "Rakiplerim batsın da, onların mallarını ucuza kapatayım" diye beklemiyorlar. Onların açtıkları alanlardan diğerleri de geliyor.
Sanatçı veya gösteri dünyasının insanı iseler "Piyasayı kalitesizlik sardı" diye ağlamak yerine, kendileri en kaliteli olanı yapıyorlar.
İkinci türün ise insanları da, toplulukları da biraz zavallı. Onlar yaptıkları ile değil, takıntıları ile nefretleri, öfkeleri ile var oluyorlar. Gazetede köşe yazarı iseler onlar, yazdıkları ve düşünceleri ile değil, karaladıkları, hakaret ettikleri, çamur attıkları insanların sayısı ile hatırlanıyorlar.

Toplumlar ve tercihler

Politikacı iseler topluma açtıkları ufuklarla ve icraatları ile değil, rakipleri ile tepişmelerine, hakaretlerine bakılarak anılıyorlar. İktidar olmuşlarsa icraat yapmak yerine, neden icraat yapamadıklarının mazeretini seslendirerek vakitlerini harcıyorlar.
İşadamı olarak onların yarattıkları "Know-how"lar değil, onların "Know-who" (Adamını bul) alanındaki yetenekleri ön plana çıkıyor.
Aslında toplumlar da biraz böyle değil mi?
Geri kalmışlıklarının ve ilkelliklerinin nedenini öz-eleştiri yapıp anlamak ve kendilerini yenilemek yerine, bütün sorumluluğu ya "Emperyalizm"e ya da "Siyonizm"e bağlayan toplumlar yok mu bu coğrafyada?

Gelişmişlik meselesi

Yabancı ülkelerle işbirliği yapıp sinerji yaratmak yerine "Nasıl olsa bunların hepsi düşman. Bizim bizden başka dostumuz yok" diye yüzyıllarını ürküntü içinde geçiren geri kalmış ülkeleri hiç görmediniz mi? Kendi milliyetinden, kendi dininden, kendi ırkından olmayanları "Tehlike" veya "Tehdit" biçiminde algılayanlara hiç rastlamadınız mı?
Hepimizin önünde, benimseyebileceğimiz iki ana model var kısacası.
Birinci türü, yani üretken, rekabetçi, uygar modeli gerçek kılmak tabii ki daha zor. Ama bu modelde yaşamak çok onurlu, çok verimli... Buna "Gelişmişlik" de deniliyor. Modellerden birini seçmek, insanlara ve toplumlara bırakılmış neticede. Kimseye zorla bu modellerden biri benimsetilemiyor.
Kılıçdaroğlu'nu yumruklamaya yeltenen o zavallıya öfkelenirken bunları da düşündüm.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.