YAZARA MAİL GÖNDER Sorunların sorumlusu değiliz ama sonuçlar bizi etkiliyor

YAZARLAR

Özellikle Ortadoğu coğrafyasında yaşanan ve trajedi boyutuna varan gelişmelerin sorumlusu Türkiye'nin izlediği siyaset değildir... Ama bu trajedinin bütün sonuçları ile Türkiye de karşı karşıyadır.
Gelişmeleri soğukkanlılıkla tahlil edersek, Sovyetlerin çökmesi sonrasında oluştuğu söylenen "Yeni Dünya Düzeni"nde barışın da, savaşın da, karşılıklı- bağımlılığın da, bağımsızlığın da kuralları belirsizdir.
Zaten Güvenlik Konseyi'ndeki vetolarla kısıtlanan Birleşmiş Milletler'in uluslararası ilişkilerin temel düzenleyicisi olmak niteliği de, Irak'a müdahale ile iyice yok edilmiştir.
ABD'nin Irak'ta yeni bir devlet düzeni kurmaya dönük projesi de fiyasko ile sonuçlanmıştır.

Sistem kilitlendi

Sovyetlerin çökmesi ile sade "Demir Perde" yok olmamıştır. "Global Terörizm"in gerçek kaynakları da göz ardı edilmiştir... Mesela "Filistin Sorunu" gibi terörizme kaynak olan ana problemlere çözüm üretilmek yerine "İslamofobi" kaynaklı dürtülerle Batı kamuoyunu yönlendiren siyasi sapkınlıklar, sonunda Ortadoğu'yu daha derin kargaşaya boğmuştur. Şu anda Türkiye bu gerçekleri seslendirirken, bir yandan sınırındaki faciaların mazlumlarına yardım etmeye çalışıyor... Bir yandan da topraklarında demokrasiyi ve hukuku kalıcı kılmanın temel koşulu olan "Barış Açılımı"nın, çeşitli tahriklerle bir kazaya uğratılmaması için çaba harcıyor.

Sorumsuz aktörler

Ama siyasal kısırdöngümüzün belirli aktörleri hiçbir sorumluluk duygusu taşımadıkları için, her gelişmeyi Türkiye'nin istikrarına ve geleceğine gol atmak için verilen paslar gibi değerlendiriyorlar. Düşünce ve çözüm üretmek yerine naralar atarak, zaten acı veren sosyo-politik yaraları derinleştirmeye çalışıyorlar. Bu tabloyu izlerken üniversite yıllarında tanık olduğum bir sahneyi yine hatırladım. 1960'lı yılların başında Beyoğlu'ndaki Çiçek Pasajı'nda bir meyhaneye gitmiştik üniversitedeki arkadaşlarla.
Arjantin denilen litrelik saplı bardaklardaki buz gibi biraları da, garson masanın üzerine sıraladı. Yiyor, içiyoruz. Sohbet yoğun.
Aramızdan biri hepimizden hızlı gitti. Biz daha birinci bardağı yarılamamışken o dördüncüyü bitiriyordu. Tabii sonunda alkol bu arkadaşımızı çarptı. Yüksek sesle konuşmaya, hatta arada bir "Nara" denebilecek yükseklikte sesler çıkarmaya başladı.

Nara atma mekânı

Bizim masaya bakan garson geldi yanımıza.
Çevre masaların duyamayacağı bir sesle, "Beyler burada nara atılmaz.
Ama isterseniz, aşağıda rahatça nara atabileceğiniz özel bir yer var
" dedi.
Bunun üzerine birbirimize bakıp, bir ağızdan "Oraya gidelim" dedik ve garsonun peşine düştük. Lokantanın içinde, köşedeki bir delikten aşağı, merdivenlerden indik. Bir dehlizden geçip, bodrumda loşça aydınlatılmış bir mekâna geldik.
Burada bulunan birkaç kişi, "Hayda", "Huyda" diye, bodrumun duvarlarına karşı naralar atıyorlardı. Garson bize döndü, "Beyler siz de burada rahat rahat nara atabilirsiniz. Yukarıdan duyulmaz, kimse rahatsız olmaz" dedi.

Bir fantezi ama...

Alkolün çarptığı arkadaş da, bodrumdaki diğer sarhoşlar gibi birkaç nara attı, biz de gülerek izledik onu... Sonra nara atacak hali kalmayınca, onu aldık ve aynı merdivenlerden meyhaneye dönüp, masa başı sohbetine devam ettik. O arkadaş hem boşalmıştı, hem de yorulmuştu. Oturduğu yerde uyuklayarak bizleri dinledi.
Keşke siyaset hayatımız için de böyle bir "Nara Atma Merkezi" kurabilsek.
Kamuoyu önünde söylendikleri zaman, gerek ülkenin gerekse toplumun geleceğini olumsuz yönde etkileyecek ve bazıları şovence, bazıları iç ve dış belirli merkezleri mutlu edecek tahrik edici sözler, orada seslendirilse.
Siyasi naralar orada atılsa.
Bir fantezi bu... Ama neden olmasın?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.