YAZARA MAİL GÖNDER Kelebek tartışmaları

YAZARLAR / Cumartesi Sabah Yazarları

Kelebeğin Rüyası tartışılmayı sürdürüyor. Ne iyi... Böylesine önemli bir filmin tartışılması, genelde diziler, oyuncular ve özel hayatlar üzerine kurulu bir magazin anlayışının yanıbaşında kendisine bir yer buluyorsa, sevinmek gerek. Bu arada Radikal'de çıkan Akif Beki imzalı yazı beni çok şaşırttı. Bir Radikal okuru olarak, Beki benim için önemli bir imzadır. Çünkü sol ve ilerici tandanslı bir gazetede, ister sağ kesim deyin, ister muhafakazar zümre, o cepheden farklı bir bakış getirir. Ki hele bir aydın gazetesinin yapması gereken de budur. Ne yazık ki o yazıyı tüm bunların hiçbir yerine koyamıyorum. Hatta hiçbir yere koyamıyorum. Çünkü tutarsız ve yüzeysel bir yazıydı. Örneğin "Yeşilçam klişelerinden kaçarken minimalist sinemanın kadrajlarına hapsoluyor," cümlesi, tüm şıklığının ardında bomboş bir cümleydi. Yılmaz Erdoğan'ın bol figüranlı, kalabalık sahneli ve bol konuşmalı/şiirli filmi belki epik (destansı anlamına), gösterişli vb. sözcüklere uyar. Ama minimalizm bu filmin neresinde? "Senaryosu en berbat yanı. Güçlü bir çatışma kurgulamamış bilerek," ya da "Hikaye sağlam aslında. Yılmaz Erdoğan sanat sineması yapacağım diye onu katlediyor," gibi cümlelerin hiçbir tutarlılığı yok. Üstelik kendi içlerinde çelişiyorlar. "Sinemamıza bir Nuri Bilge Ceylan yetmezdi zaten, şimdi ikincisi olmaya doğru koşuyor," lafı ise, tam bir N. B. C. küçümsemesi. Ama belki en vahim cümle şu: "Tarkovsky'nin görsel kalıplarını kopyalıyor." Sağcı veya İslamcı diye bilinen bir yazarın en azından Tarkovsky'yi iyi bilip anlaması gerekirdi. Çünkü o, tüm Sovyet döneminde inancı ve tanrı arayışını anlatmış, bireysel ve hümanist bir tutum edinmiş, hep insandaki en soylu yanları aramış bir ustaydı. Ve bu yüzden filmleri sürekli yasaklanmış, Batı'ya gitmesi engellenmişti. Onu 'görsel kalıplara' indirgemek nasıl bir iş? Bu yazı beni üzdü. Ve o ebedi sorular yine kafamda çınladı: Sahi, herkes sinemaya bulaşmak zorunda mıdır? Ve de sinema gelip geçenin vurması gereken bir şamar oğlanı mıdır? Elbette sorun bu filmi sevip sevmemek değil. Nitekim geçen gün yine Radikal'de filmi hayli eleştiren iki yazı çıktı: Fatih Özgüven ve Berrin Karakaş imzalı. Ama onlar kendi içinde tutarlı, bütünlüğü olan yazılardı. Günaydın yazarı Mevlüt Tezel'e gelince... Bana kibar yanıtı için teşekkür ederim. Ama sevgili Mevlüt her şeye yanıt veriyor da, benim asıl soruma vermiyor. Yani: Filmi aslında beğenmişsin, övüyorsun. O zaman niçin beğenmediğin hemen tek şeyi başlığa çıkarıyor ve şöyle diyorsun: "Yılmaz Erdoğan'ın hatası eşini oynatması." Aslında nedenini hepimiz biliyoruz. Çünkü böyle yapınca, yani kişiselliğe, olumsuz eleştiriye ve de karı-koca (ya da kadın-erkek) ilişkisine yer verince, o yazı okunuyor. Öyle değil mi? Ama, artık diyorum, böyle ucuzluklara tenezzül etmesek...

OSCAR'DAN SON NOTLAR
Politika iş yapıyor! Bu yıl boğazına dek politikaya bulaşmak Oscar'lara yaradı. Baksanıza hâlâ sözü ediliyor! Ben son birkaç not sunmak istiyorum. Birkaç kez izleyince, ilk yargım değişti. Sunucu Seth MacFarlane'i beğenmeye başladım. Tüm dünyaya karşı o esprileri yapabilmek yürek ister. Örneğin tüm ünlü kadın yıldızları sayarak "Şu veya bu filminizde göğüslerinizi gördüm!" diye neşeli bir şarkı söylemek az hınzırlık mı? Orası Paris'in Folies-Bergeres'i mi? Üstelik ABD gibi temelde hâlâ püriten olan bir ülkede? Nitekim yıldızların -Charlize Theron'dan Sally Field'e- yüzündeki dehşet ifadesi görülecek şeydi. Bond filmlerinin 50. yılını anmak ve Sefiller nedeniyle müzikal filmler tarihinde yolculuğa çıkmak, gecenin en güzel anları arasındaydı. Ama acaba hangimiz düşündü: İlk Bond filmi (Rusya'dan Sevgilerle) ve de sonuncusu (Skyfall) İstanbul'da çekilmişlerdi. Bunu nasıl bir reklam olarak kullanabilirdik (hâlâ da kullanabiliriz). 76 yaşındaki Shirley Bassey'in en hatırlanan Bond şarkısı olan Goldfinger'le çıkıp gelmesi de güzeldi. Ama artık pek sesi kalmamış... Uzun yıllar sonra töreni şereflendiren Barbra Streisand ise The Way We Were şarkısıyla sesini hâlâ koruduğunu gösterdi. Amour/Aşk filminin sık sık adı geçti. Gece boyunca NTV'nin simültane çeviri yapan biri kadın iki çevirmeniyse, filmin telaffuzunu doğru dürüst öğrenmeden "Amor" deyip durdular. (Doğrusu "Amur" olacak.)

BU SALONLARA GİDELİM!...
Şişli Kent sineması yeniden açıldı. Gerçi tören yapmadılar, ama Şişli belediyesinin onardığı bu güzel salon yeniden aramıza döndü. Sanırım sinemadan çok tam bir kültür-gösteri merkezi olarak çalışacak. Ortaköy Feriye ise aylar önce yeniden açıldı, yazmıştım. Boğaz manzaralı eşsiz fuayesi ve tek ama kusursuz salonuyla ilgimizi bekliyor. Duyurularında son aylarda hep 'Oscar filmleri' sunduklarını ve yakında dijitale geçeceklerini haberliyorlar. Bu güzel saloun da ilgi alanınıza alın lütfen... Bu yılki İstanbul Festivali de bu salonu kullanacak, haberiniz olsun. Öte yandan, eski sinema ve tiyatro salonlarının büyük bir ilgisizlikle kaderine terkedildiği Beyoğlu'nda, Beyoğlu Sineması ayakta kalma savaşımı veriyor. O Beyoğlu ki eğer olmasaydı Amour/Aşk filmini nerede izleyecektik? O da festivalde bizleri karşılayacak. Ama hep ve sıkça gidip destek olalım lütfen.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.