YAZARA MAİL GÖNDER Ağzımızın tadı kaçtı

YAZARLAR / Cumartesi Sabah Yazarları

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) işlenmiş et ürünleri konusunda yaptığı kısa uyarının medyaya yansımasından sadece üç gün sonra arama motoruna "işlenmiş et ürünleri, kanser" parametrelerini girip "enter" tuşuna basar basmaz, beliren ekran sayfasında Google'ın bu konuda tam 452 bin sonuç bulduğu notu karşıma çıktı. Bu kadar yazı ve görüş beni düşündürdü. Zira WHO, açıklamasında bu ürünlerin aşırı miktarda tüketilmesine karşı kamuoyunu uyarıyordu; dolayısıyla zaten jambon yemeyen, aşırı sucuk, salam, sosis de tüketmeyen toplumumuzun bu kadar kısa sürede alarm durumuna geçmesinin sebebi sadece WHO örgütünün açıklaması olamazdı. Bu aşırı duyarlılığın ardında tüm çağdaş toplumlarda olduğu gibi, toplumumuzda da, beslenmenin bir kimlik sorunu haline gelmesi yatıyor. "Ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" özdeyişini fazlasıyla ciddiye almış görünüyoruz. Kuşkusuz beslenme, bedenimizi, sağlığımızı ve hayatta olmamızı doğrudan ilgilendiren en temel öğe. Dolayısıyla "Sucuk kanser yapıyor" manşeti hemen çoğumuzda acı çekme ve ölüm korkularını çağrıştırıyor.

ALIŞKANLIKLARIN SOSYOLOJİSİ

Ne var ki toplum tek tip bir oluşum değil. Bir kesim aç kalmamak, yaşamak için yemek yiyor ve kendisini öncelikli olarak ilgilendiren; bir kez daha kendinin ve varsa ailesinin karınlarını doyurabilmek. Zaten bu tür sağlıklı beslenme haberleri de ilk planda onlara yönelik değil. Öte yandan, özellikle büyük kentlerde yaşayan, aydın burjuva olarak adlandırılan liberal görüşlü kesim için beslenme, onların toplumdaki konumları açısından çok önemli bir gösterge. Bir yandan hazır gıdalara karşı olmak, diğer yandan organik ve yerel gıda ürünlerine yönelmek, onlara mensubu oldukları toplum kesiminin bir tür kimlik göstergesi işlevini üstleniyor. Toplumsal sınıfların yemek alışkanlıklarını sosyolojik açıdan inceleyen bazı bilim insanları serbest meslek sahibi ve üst yönetici kesime mensup kişilerin daha hafif, daha incelikli ve özellikli yiyecekleri tercih ettiklerini, mavi yakalı kesimlerin ise daha ağır, yağlı ve kaba yiyeceklere eğilim gösterdiklerini öne sürüyorlar.

KAFA KARIŞIKLIĞI YAŞIYORUZ
Bunlara bir üçüncü grup da giderek daha güçlenerek katılmış durumda. Onlar için salt karın doyurmak artık bir hedef değil. O kesim yemekten lezzet dışında çok daha farklı beklentilere sahip. Onlara göre yediklerimiz bizi sağlıklı, dinç, enerjik kılmalı; bize uzun bir ömür, hatta mümkünse ölümsüzlük sağlamalı. En iyi şeyleri yiyebilmeliyiz ki en mükemmeli ortaya koyabilelim. Bu kesimlerin sofralarında kırmızı et ve işlenmiş et ürünleri geçen 10 yıllara oranla giderek azalıyor. Toplumun yiyecek tüketim tablosu işte bu. Ancak onlara bir de sağlıklı yiyecek fanatiklerini eklemek gerek. Bundan tam 2500 yıl önce yaşamış filozof Eflatun, "Sürekli sağlığından endişe duymak bir hastalıktır", demiş. Çok doğru söylemiş.. Bundan üç buçuk asır önce de Fransız yazar ve gurme François La Rochafoucauld, "Sağlığı çok sıkı bir diyetle koruma çabası aslında yavan, can sıkıcı bir hastalıktır" demiş ama görülen o ki, pek kulak veren olmamış. Uzun süredir bilim adına ahkam kesenler ağzımızın tadını kaçırıyor. Hayvansal yağlar, yumurta düşman ilan edildi, yıllar sonra itibarları iade edildi. Tuz, şeker hala kara listede. Çocukluğumda uzun yaşamın başlıca reçetesi olarak gösterilen yoğurt, peynir gibi süt ürünleri bile kolesterol yaptığı gerekçesiyle düşmanlar arasında. Bakıyorsunuz domates hakkında kanser yaptığı dedikodusu yayılmış, kısa süre sonra aklanmakla kalmayıp, tersine kanserden korunmak için en iyi yöntem olarak gösterilmiş. İşte bu kafa karışıklığı ortamında kafaları iyice karışanlar için yeni bir hastalık bile yaratılmış. Bilim dünyası sürekli, sağlıklı beslenme konusunda "yasak" ve "mubah" yiyeceklere kafa yoran, bu düşüncelerden bir türlü kurtulamayanların durumuna "ortoreksia nevroza", yani "doğru beslenme saplantısı" adını vermiş. WHO açıklaması işte bu doğru beslenme saplantısı içindeki toplumları paniğe kaptırtırdı. Yine de soğukkanlılıklarını korumayı başaranların bu haberlerden sonra her türlü kırmızı ete ve onların işlenmiş ürünlerine veda edeceklerine ihtimal vermiyorum. Çünkü bu tür beslenme insanoğlunun genlerine işlemiş bir şey. Ama kendimden biliyorum; bu haberler bir kez daha ağzımızın tadını kaçırdı..

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.