YAZARA MAİL GÖNDER Kahvenin dünyasında yolculuk

Türkiye'nin en iyi haber sitesi

YAZARLAR / Cumartesi Sabah Yazarları

Üç Şehir Bir Kahve konulu serginin girişindeki yazı bana çok sıcak geldi. "Kim bulmuş? Kim pişirmiş? Kim getirmiş? Hikayeler, efsaneler, kulaktan kulağa aktarımlar, bir öyle bir böyle aktarımlar: Khaldi diye Habeşistanlı bir keçi çobanı varmış... Hayır yokmuş. Şazeli diye Yemenli bir derviş varmış... Hayır başkasıymış. Kulczycki diye Polonyalı veya Ukraynalı bir ajan varmış, Viyana kuşatmasından arta kalan kahve çuvallarını bulmuş da... Hayır öyle olmamış. Hikayeler anlatıla dursun; Müslümanı, Hıristiyanı tüccar milleti kahveleri oradan oraya taşır, kavurur öğütür, satar."

ÇİKOLATA KAHVENİN RAKİBİYDİ
Daha bu cümleler bile serginin bilimsel gerçeklerle işinin olmadığını anlamaya yetiyor. Usta fotoğrafçı Manuel Çıtak kahvenin toplum yaşamına önemli iz bıraktığı üç kenti, Kahire, İstanbul ve Viyana'yı enine boyuna gezmiş, objektifine yansıyan hayat dolu fotoğrafları bu sergiye aktarmış. Canlı, cıvıl cıvıl hayat dolu fotoğraflar bunlar ve hepsinde başrolde kahve var, onun verdiği mutluluk da insanların yüzlerine yansımış. Mehmet Kurukahveci Kültür Merkezi tarafından hazırlanan sergiyi gezerken hammaddesi bu topraklarda üretilmediği halde bir ürünün İstanbul'dan çıkarak Avrupa'yı kısa sürede nasıl fethettiğini düşündüm. Eski Dünya'da kahvenin en geç uğradığı başkent Londra olmuştu. Çünkü bura halkı o dönemde sadece çay içmekle meşguldü. Yeni Dünya keşfedildikten sonra Aztek hazinelerinin parçası olarak Avrupa'ya tanıtılan çikolata ise önceleri kahvenin rakibiydi; başta İspanya birçok ülkenin soylu saraylarında yudumlanıyor, yıldızı daha da parlayacak gibi görünüyordu. Gel gelelim Sevigne Markizi'nin bir arkadaşına yazdığı mektup ağızdan ağza aktarılınca çikolata hayranlığı da kısa sürede sona erdi. "... kızcağız geçen yıl çok fazla çikolata içmiş olacak ki, bu yıl şeytan gibi kapkara bir bebek doğurdu!" diye yazıyordu Markiz... Çikolata devre dışı kalınca, 18. yüzyıl İstanbul'unda cezve ve fincan eşliğinde yola çıkan kahve kıtayı yıldırım hızıyla fethetti. Gerçi 1585 yılında İstanbul'daki Venedik Elçisi Morosini'nin, kendi devletinin yöneticilerine gönderdiği mektupta Türklerin "kahve adlı bir takım tohumlardan siyah bir sıvı elde edip bunu içtiklerini" yazmasıyla Avrupalılar kahveyle ilgili ilk bilgileri edinmişlerdi. Ama 18. yüzyıl başlarına gelindiğinde yalnız kahve değil, Osmanlı ile ilgili her şey Avrupa'nın çok ilgisini çekmekteydi. Viyana'da açılan ilk kahve içilen mekan başlangıçta fazla ilgi görmedi. Hekimler kahvenin tıbbi açıdan yararlarını övseler, özellikle mideye iyi geldiği söylense de, o acı tadı yok mu, onu yutabilmek için Türk olmak gerekiyordu. Öyle ki çağın ünlü Toscanalı hekimi Frencesco Redi yazdığı bir şiirde "Bir bardak acı, buruk kahve yudumlamaktansa, seve seve zehir içebilirim" diyordu. Ama Avrupalılar çok geçmedi, sade kahvenin üstesinden gelmeyi başardılar. Viyanalılar kahveyi biraz süt ya da bugün hakiki Viyana usulü kahvede olduğu gibi, bol miktarda kremşanti ilave ederek içmeye başladılar ve o zamandan beri çok da sevdiler. Pastacılar da boş durmadılar ve kahvenin yanına hilal şeklinde bir çörek yarattılar; haşhaş tohumu ile doldurulan ayçöreğiydi bu. Fransa'da ise onun değişik versiyonu, hilal şeklinde katmerli hamurdan kruvasan yapıldı.

MÜZİK ESERLERİNE KONU OLDU
Avrupa artık kendi kahve kültürünü geliştiriyordu. Büyük besteci Johann Sebastian Bach yine o yıllarda kahve için yazılmış ilk müzik eseri olan Kahve Kantatı'nı besteledi. Kahve yine o tarihlerde adını tüketildiği yere de verdi. Sonuçta o yıllarda dedelerimizin kahvehanede içtikleri kahveyi, üç asır sonra bizler bu kez kafelerde yudumlar olduk. 1737 yılında Viyana'da 37 kafe vardı. 1790'da sayı 80'i buldu. 1789 ihtilali öncesinde Paris'in 800 kafesinde kahve içildiği söylenir. Carlo Goldoni gibi ünlü yazarlar kahvehane konusunu işleyen komedi türü eserler yazdılar. Mozart'ın Cosi fan tutti adlı operasında ise kahvehanenin önemli yeri vardır. Kahve ile bir müzik akımını, Viyana valsini yaklaşık bir asır süreyle buluşturan Strauss ailesi oldu. Sergide yer alan üç kentte yapılmış video röportajları da bu kentlerin kahve kültürünü daha iyi kavramama yardım etti. Tarih içinde dolaştım ve günümüze geri döndüm ama bu başarılı sergiye doyamadım. İyi hazırlanmış sergi kitabını da aldım. Zaman zaman sayfalarını karıştırıyor, kahvenin dünyasında yolculuğumu sürdürüyorum.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.