Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Türkiye, Güney komşusunda yaşanan katliamda, üzerine düşen insani yardım görevini büyük özveriyle yerine getiriyor. Yaklaşık yarım milyon Suriyeli göçmenin can güvenliği sağlanmış bulunuyor. İki yüz bin mültecinin, on dört çadır kent, üç konteynır kent ve bir geçici kabul merkezinde barınma, sağlık ve eğitim ihtiyaçları karşılanıyor. Göçmen sayısı devamlı artsa da, Türkiye sınırlarını kapamamak konusunda kararlılığını koruyor. Bu insani yardım operasyonu, iki yıldır sadece Türkiye'nin kendi olanaklarıyla sürdürülüyor.
Şam'da gerçekleşen son saldırıda kullanılan kimyasal silah, bugüne dek girişimde bulunmaktan kaçınan Batı dünyasını harekete geçirdi. ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Baas rejiminin kimyasal silah kullandığından emin olduğunu belirtti. Fransa Dışişleri Bakanı Fabius aynı görüşleri savundu. Bu gelişmeler, önümüzdeki hafta yapılacak olan G-20 zirvesinde bir uzlaşma olmazsa, askeri harekâtın muhtemel olduğunu gösteriyor.
Hiçbir demokratik iktidar, hiçbir demokrasiye inanmış siyasi parti, 900 kilometre sınırının ötesinde uluslararası güçlerin müdahil olacakları bir savaş istemez. Ne var ki, sınırımızı tamamen savunmasız hale getiren bu büyük insanlık dramı, aynı zamanda çok ciddi bir güvenlik zaafı da yaratıyor. Bu savaşın ve gerçekleşen katliamın bir an önce durdurulması, hükümet için insani olduğu kadar askeri ve siyasi bir sorun da oluşturuyor.
Bir toplumu bekleyen en büyük tehlike, kemikleşmiş ve sorgulanmayan düşmanlıklar, kutuplaşmalardır. Bunu aşabilecek yegâne rejim de, çoğulcu, katılımcı, sivil, şeffaf, hesap verebilen demokrasi rejimidir. Suriye için de, Mısır için de bu tür bir rejime geçişin ne kadar zor olacağını şimdiden kestirmek mümkün. Ancak, demokratik bir rejime geçildiğinde de, bütün sorunların yok olmayacağı, kutuplaşmanın toplum için ciddi bir tehlike olmayı sürdüreceğini de unutmamak gerekiyor.
Türkiye'de siyasette hâkim olan "ya hep, ya hiç" anlayışı ve kutuplaşma, iktidar/ muhalefet ilişkilerini daima zehirledi, bugün de zehirliyor. AK Parti hükümeti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kürt sorununda, demokratikleşme paketinde, dış siyasette, bölgesel bütünleşme perspektiflerinde muhalefetle işbirliği yapmak ihtiyacı duyuyor. Çünkü her demokratik ülke, böylesi büyük dönüşümler için asgari ulusal mutabakat sağlamak ister. Ancak böyle sorumlu bir muhalefet yok. Onun yerine, Avrupa Parlamentosu'nda Başbakan Erdoğan'ı Beşar Esad ile bir tuttuğu için protesto edilen, en olmadık dönemlerde, Dışişleri'nin tavsiyelerini umursamayarak Suriye ve Irak gezileri düzenleyen, görüşmeleri iptal edilen, gezileri de diplomatik skandallarla süslenen bir ana muhalefet partisi ve onun lideri bulunuyor.
Her muhalefet partisi, doğası gereği, iktidarı eleştirmek ve alternatif politikalar geliştirmek çabasındadır. Bizim toplumumuzda, "siyaset üretmek" kavramı giderek muhalefet için yok olmaya başladı. Alternatif önermek yerine, Türkiye'nin duruşunu sabote etmeyi hedefleyen bir üslup, gündelik siyasete tümüyle hâkim olmuş bulunuyor. Başbakan'ın bir insanlık dramı karşısında gözyaşlarını tutamamasını, insani duygularını ifade etmesini tenkit etmenin "muhalefet yapmak" zannedildiği bir toplumda en büyük tehlike, güney komşumuzdaki savaş kadar, atılan kutuplaştırma, "ötekileştirme" tohumlarıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER