YAZARA MAİL GÖNDER Elini ver ama kolunu kaptırma!

YAZARLAR / Günaydın Yazarları

Bu haftaki yazımı yazmak için bilgisayarın başına oturdum…
Önce e-postama gelen, bisikletçi Danny Macaskill'in İskoçya'nın muhteşem manzarası eşliğindeki akıl almaz bisiklet şovunun videosuna takıldım. Ardından New York metrosunda dans eden pempe paltolu küçük kızın 5 milyondan fazla tıklanan videosuna göz attım. Geçen hafta bir sitede beğendiğim ayakkabı ekranda belirdi, tıklayıp ayakkabılara bir daha baktım. ABD Başkanı Barack Obama'nın konuk olduğu program çok komikti, en espirili bölümünü tekrar izledim.
Tam yazıma konsantre olacaktım ki, Twitter'a düşen 'Harvard bilimadamının uykusuzluğa bulduğu kür' başlığına dayanamadım.
Bilgisayarın başına oturduktan sonra bir saat geçtiği halde daha yazıya başlamamıştım. Artık hayatımız böyle…
Twitter'ın 250 milyon kullanıcısı günde 500 milyon tweet atıyor. Instagram'a günde 60 milyon fotoğraf yükleniyor. Facebook'da ise günde 5 milyar kez 'beğen' tıklanıyor.
Dokunmatik bir ekranda art arda çıkan bir imaj ve video selinde sürüklenip gidiyoruz. Belki içerik ve gündem farklı ama günler, haftalar, hatta aylar boyunca izlediklerinizde bir aynılık hissi var. İnterneti dozunda kullandığımı düşünen benim bile, böyle fark etmeden kendimi kaptırdığım ve vaktin nasıl geçtiğini anlamadığım zamanlar oluyor.
İnternet bağımlılığının genel olarak bizden götürdüklerine daha önce değinmiştim. Yalnızlık hissinin artacağı, gittikçe narsistleşeceğimiz ve robotlaşacağımız düşünülüyor.

İÇİMİZDEKİ YALNIZLIK
Aslında bence internet bizleri narsistleştirmiyor ama narsist yönümüzü ortaya çıkartıyor.
Bir fotoğraf, iki kelime mesaj, hatta bir gülücük ikonu almadan ya da göndermeden ne kadar sabredebiliyoruz? Sadece o anlık ilgi dozumuzu alalım yeter!
Facebook ilk kurulduğunda tanıtım reklamı 'Bir daha asla yalnız kalmayacaksınız'dı. Ama yalnızlıktan kaçmak için sosyal medyaya sığınırken, aslında kendi içimizde ne kadar yalnızlaştığımızı önemsemiyoruz.
Kendisi ile baş başa kalmaya tahammül edebilen kaç kişi var?
Ancak bence gerçek kayıp; zamanımız ve dikkatimizi bir yerde toplama yeteneğimizi kaybetmemiz.
Bir de gittikçe artan tahammülsüzlük hissi. Elimizin altında bir tık'la erişebileceğimiz o kadar çok kaynak var ki, gerçekten değecek şeyleri bile baştan sona okumaya ve izlemeye tahammülümüz yok! O his; yakınlarımızla olan ilişkilerimizi de olumsuz etkiliyor.
Şimdi madem dönüşü olmayan bir yoldayız; elimizi verdik, bari kolumuzu kaptırmayalım. Hiç olmazsa, dikkatimizi neye ve kime verdiğimiz konusunda ve internette geçirdiğimiz saatler sonrası kendimizi nasıl hissettiğimize karşı biraz daha akıllı/duyarlı ve kontrollü olalım.
Okuduklarınızın ve seyrettiklerinizin üzerinizdeki etkisini, aklınızı ve insanlığınızı kullanarak tarttığınız sürece bir sorun yok! Ama başkalarının da hayatlarını izlemenin bir limiti olmalı.
Yoksa kendimiz yaşayamadan, yaşayanları ya da 'yaşıyormuş gibi' yapanları seyrederek bir ömür geçireceğiz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.