YAZARA MAİL GÖNDER Aylan bebek fotoğrafı hâlâ aklımda

YAZARLAR / Günaydın Yazarları

52. Uluslararası Antalya Film Festivali'nin dünyaca ünlü konuklarından Jeremy Irons ile buluştuk. İngiliz aktör, konu mültecilere gelince "Akdeniz'de yaşananlar beni üzüyor. Aylan bebeğin fotoğrafı hâlâ aklımda" dedi

İtiraf edeyim; uzun kahvaltı masasında Jeremy Irons'la yan yana oturduğumuzda bunun 'gerçek' bir konuşma olacağını düşünmemiştim. Donmuş ve uzamış bir California gülümsemesi belki... Zoraki komplimanlar... Kalkar kalkmaz unutulacak basmakalıp laflar en fazla... Yanılmışım. O gün, sadece ekrandan tanıdığım bir aktörü insan olarak keşfetme şansı yakaladım. Masaya ilişince kendimi tanıtıp elimi uzattım. Tokalaştık. Mesleğimi söyledim ve "Sizin gerçek ve büyük bir hayranınızım" dedim. Haliyle, pek etkilenmedi. Muhtemelen çok sık duyduğu bir cümleydi. Ya da konuşmanın devamında yakınarak ifade ettiği bıkkınlığın etkisi altındaydı: "İnsanlar hayran olduklarını söylüyorlar ama pek çoğu oyunlarımı ve filmlerimi bilmiyor." Üzgünüm; pek çok oyuncunun hem şansı, hem de laneti olan bu cümle Türk gazeteciler hakkında konuşurken söylendi. Demek ki neymiş? Bir saatlik internet taramasıyla yapılacak bir iş değilmiş mülakat.

JEREMY IRONS ANTALYA'DA

'KÜÇÜK ROL YOKTUR'
"The Borgias'ın bağımlısı haline gelmiştim" diye üsteledim; "Yeni bölümün yayınlanacağı akşamı iple çekerdim. Ve sen çok iyi bir iş çıkardın orada." Gözlerini hafifçe açıp bana doğru dönerek "Hmm, gerçekten mi?" dedi ve başını salladı. Gerçekten de öyleydi. Bana göre Borgia Ailesi'nin hikayesini kurgusallaştıran bu televizyon dizisi son dönemde yapılmış en sürükleyici tarihi dramalardan biriydi. Ve Irons için bu dizi kariyerinin zafer tacıydı adeta. Başrolde değildi. Ama Papa'yı öyle bir canlandırmıştı ki, oyunculuğuyla dizinin mihveri ve taşıyıcısı haline gelmişti. Ne demişler? 'Küçük rol yoktur, büyük oyuncu vardır.' İşte Irons bunu ispatlamıştı bir kez daha. Hazır fırsatını bulmuşken, bir de teşekkür etmek istedim: "Eski bir Santa Monica sakini olarak 'Bring Back the Beach' belgeselinin sesi olman beni çok mutlu etti. Seninle gurur duydum." Bu kez gerçekten şaşırdı. "İşte şimdi konuşuyoruz" dedi. Dönüp elimi sıktı ve teşekkür etti. Los Angeles'ta nerede kaldığımı sordu. Üçüncü caddenin ve diğer bazı mekanların son durumu hakkında konuştuk. Bu arada Amerika'ya yeni gittiği yıllarda benim de bildiğim bir mekanda yaşanmış, kısa sürmüş ama iz bırakmış bir aşk hikayesinden söz etti kısaca. Bazı dokunaklı ayrıntıları anlatmam doğru olmayabilir ama bu hikaye sayesinde öğrendim bir zamanlar çok güzel harmonica çaldığını. Evet, bu adam bir sanatçıydı. Kendisiyle yapılan soru-cevap oturumu sırasında "Ya sirkte çalışacaktım ya da aktör olacaktım" demesi bundandı. Böylece başladı kahvaltıdan sonra terasta devam edecek olan muhabbetimiz.

FESTİVALDEN EN ÖZEL KARELER!

HİKAYE ANLATMAYI BİLMEK ÖNEMLİ
İki kişi aralarında konuşuyorsa... Biri aktör, diğeri gazeteciyse... Soruları gazeteci olanın sorması beklenir. Ama bu kez durum neredeyse tam tersiydi. Jeremy, bana Türkiye'deki gazetelerin durumu ile alakalı sorular sormaya başladı mesleğimi öğrenince. Kaç ulusal gazete var? Toplam tirajları ne kadar? Kaçı hükümet yanlısı, kaçı hükümet karşıtı?.. Kendisine ayrıntılı yanıtlar verdim. Yanıtlarımı İngiltere basını ile karşılaştırdı. Ortaya çıkan farklardan biri şu idi ki, İngiltere'de Türkiye'deki ulusal gazetelerden daha çok tiraja sahip olan yerel gazeteler var. Sonra geleneksel medyanın geleceğini tartıştık bir müddet. Yeni medya gerçeğinin ne olduğu hakkında konuştuk ve 'Basılı gazeteler ölüyor mu?' sorusunu sorduk. İkimiz de zamanın ruhunun farkındayız sanırım. Jeremy, anlık haberler internete taşınmış olsa da yorum sayfalarının ve 'hikaye' kavramının basılı gazetelerle okurlar arasındaki bağı korumak için halen bir şans olduğunu düşünüyor. Kendisine katılıyorum. Menderes Türel tam karşımızdaydı. Antalya son dönemde birçok uluslararası zirveye evsahipliği yaptı. Her yerde rastladığımız Expo 2016 afişlerinden anladığımız kadarıyla yapmaya da devam edecek. Jeremy ile bu konudaki görüşlerimi paylaştım ve sohbetin konusu siyasete kaydı.

TÜRKİYE'Yİ YAKINDAN İZLİYOR
"Seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsun, böyle olacağını bekliyor muydun?" diye sordu birden. Konuştukça anladım ki Irons hem Haziran, hem de Kasım seçimlerinden haberdardı. "Hatırlarsan son seçimlerde İngiltere'de anket şirketleri sonuçları tahmin etmekte başarısız olmuşlardı" dedim. "Burada da benzer bir durum oldu. Sadece anketörler değil, hemen hemen hiç kimse sonuçların bu şekilde gerçekleşebileceğini ön görmemişti." Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Jeremy, bazı meslektaşlarının aksine Türk siyasetiyle bağnaz bir aşk-nefret ilişkisi kurmuyor. Olaylara daha demokratik ve pragmatik bir çerçeveden bakıyor. En azından katıksız bir Erdoğan düşmanı değil. Seçmen tercihlerine saygı gösterilmesi gerektiğini vurguluyor ve sonuçları "Oy verdiklerine göre demek ki insanların önemlice bir kısmı Erdoğan'a güveniyor" diyerek yorumluyor. Bir başka ülke vatandaşı ile konuşurken beni en çok rahatsız eden şeylerden biri, konuşmanın üzerinde dolaşan oryantalizm bulutudur. Özellikle bu dostumuz bir 'Batılı' ise; o buluttan yağar binbir gece masalları, Doğunun hiçbir zaman yaşanmamış gizemli ve egzantirik hikayeleri, çarpıtılmış mistik imajlar, falcılık ve büyü seansları. Bundan özellikle kaçınırım ve bu beklenti içerisinde olanlar beni irite eder. Ne mutlu ki Jeremy o bilgisiz ve şabloncu tiplerden değil. En azından müsavi olduğumuzun farkında... Önceki akşam Ayşen Gruda ödülünü alırken "Bütün dünya duysun! Bu ödülü Aylan bebeğe ithaf ediyorum" demişti. Söz dönüp dolaşıp mülteci meselesine gelince bu konuşmayı hatırlattım ve Aylan bebeğin hikayesini bilip bilmediğini sordum. "Elbette biliyorum. O fotoğraf hâlâ aklımda" dedi. Hatta konuşmanın devamında öyle şeyler anlattı ki, kendisinin mülteciler konusundaki ilgi ve bilgisine hayran kaldım. Ayrıntılara girmeden şunu söyleyeyim: Jeremy, Suriyeli mültecileri bir istatistik olarak değil insan olarak görüyor. Suriye'deki iç savaş başladığında gazetede editör olarak çalıştığımı, sınırda kurulan bazı kamplara giren ilk gazeteci olduğumu söyledim. "Ben kamplara gittiğimde sadece 15 bin mülteci vardı ve o zaman için bunun bile fazla olduğunu düşünürdüm. Şimdi ise Türkiye'deki mültecilerin sayısı 2 milyonun üzerinde" dedim ve gözlemlerimi anlattım. İlgiyle dinledi. Akdeniz'de yaşanan dramların kendisini üzdüğünü söyledi. Türkiye'de bulunan mültecilerin durumuyla ilgili sorular sordu. İkisini aktarayım, üzerinde düşünelim: "Türkiye bu insanları asimile etmeye çalışıyor mu?", "Suriye'deki savaş biterse bu insanlar ülkelerine geri döner mi?" Sorularına bilgi ve öngörülerim çerçevesinde yanıt vermeye çalıştım. Bu çerçevede Türkiye'nin mülteciler konusundaki çabalarını takdir ettiğini belirtti ve kimi Avrupa ülkelerinin bu konudaki politikalarını yanlış ve yararsız bulduğunu ihsas ettirdi. Doyacak kadar yedikten sonra Jeremy cebinden tabakasını çıkarıyor. Masadan kalkıp tütün sarma bahanesiyle terasa geçiyoruz. Ben de cebimden pipomu çıkarıyorum, "İlginç bir insansın" diyor.

'KORKMAYA GEREK YOK'
Jeremy, SABAH'ta yayımlanan Funda Karayel imzalı söyleşisinde Antalya'yı sadece bir yat gezisi sırasında, denizden gördüğünü söylemişti. Denizin üzerinde kırılan ışıkları izlerken sahilden görünen manzaranın da en az denizden görünen kadar etkileyici olduğunu ifade etti. Bir ara yanımıza festivali izleyen iki yabancı misafir geldi. Mahremiyet gerekçesiyle isimlerini ve festivaldeki görevlerini açıklamayacağım bu kişiler de sohbete dahil oldular bir süreliğine. Erkek olan, bazı arkadaşlarının, terörü gerekçe göstererek, kendilerine "Türkiye'ye gitme" dediklerini söyledi. Jeremy'nin bu hususta ne düşündüğünü sordu. Verdiği yanıtlardan anladım ki geçmişte kendisi ve ailesi İrlanda'da yaşamış biri olarak Jeremy bu neviden telkinleri çok da ciddiye almıyor. "Ben İrlanda'da yaşadım. O zamanlar IRA vardı ve bana 'Neden İrlanda'da yaşıyorsun?' diyenler olmuştu." Paris'te yaşanan saldırılara atıf yaparak şöyle devam etti: "Günümüzde terör insanı her yerde yakalayabilir. Korkmaya gerek yok. Görebildiğim kadarıyla Türkiye güvenli bir ülke."

'BOMBALAMAK YETMEZ'
Jeremy ile konuşmak gerçekten keyifli. İddiacı ve telkinci bir karakter değil. Sorular soruyor ve anlamaya çalışıyor. Seni sonuna kadar dinliyor. Kendi görüşlerini kısa ve öz bir biçimde de olsa mutlaka ifade ediyor. Bu arada sohbet halkamız bir genişliyor, bir daralıyor. Tekrar yalnız kaldığımızda Batı basınında zaman zaman yer alan ve Türkiye'nin DAEŞ'e dolaylı olarak destek verdiğine yönelik iddiaları soruyor; görüşlerimi paylaşıyorum. Konuşmanın devamında kendisine Charlie Hebdo ve Paris saldırılarını gerçekleştiren teröristlerin Fransız vatandaşı olduğunu hatırlatıyorum. Times'da yayımlanan ve DAEŞ'e katılan İngiliz vatandaşlarının sayısının İngiltere ordusunda görev alan Müslüman askerlerden fazla olduğunu iddia eden bir makaleye atıf yapıyorum. Bunun sadece Ortadoğu'yu ya da Türkiye'yi ilgilendiren bir mesele olmadığını, küresel bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyorum. Söylediklerimi büyük ölçüde onaylıyor, en azından itiraz etmiyor. DAEŞ'e yönelik hava saldırılarını olumlu bulduğunu ama terörizmin ve teröristlerin sadece havadan bombalanarak yok edilemeyeceğini, aynı zamanda terörü doğuran şartlarla da mücadele edilmesi gerektiğini belirtiyor.

KALENDER MEŞREP BİR ABİMİZ
Elbette sadece politika konuşmadık Irons'la. Türkiye'deki televizyon programlarından Çin'deki Steve Jobs posterlerine kadar pek çok farklı konuya değindik. Espriler yaptık, şakalaştık. Araya Hollywood dedikoduları sıkıştırdık. O sırada terasa çıkmış olan Catherine Deneuve'ün arkasından konuştuk. Maalesef bunları uzun uzun anlatmayacağım. Zaten duyar duymaz unuttum büyük kısmını. Şunu söylemeden geçemeyeceğim: Jeremy Irons gerçekten de güzel yaşlanmış bir abimiz... Hem fiziksel, hem de ruhsal olarak. Gerçek hayatta filmlerinde olduğundan bile karizmatik. Jeremy 'kalender meşrep' bir abimiz. Büyüdükçe küçülen, yükseldikçe olgunlaşan insanlardan o. Öylesine mütevazı, öylesine hasbi. Konuşmaktan, dokunmaktan, gülümsemekten, her isteyenle fotoğraf çektirmekten yüksünmüyor. Burnu havalarda dolaşmıyor, kalabalıktan koşarak uzaklaşmıyor. Sadece şöhreti ve başarılarıyla değil, içtenliği ve samimiyeti ile de gölgede bıraktı festivale katılan diğer yıldızları. Ayrılırken kendisine söylediğim gibi "Seni izlemeye devam edeceğiz Jeremy."

UMARIM PİŞMAN OLMAM...
Aslında bu yazıyı hiç yazmayacaktım. Menderes Türel'in Altın Portakal'a katılan yabancı oyuncularla Türk gazetecileri buluşturduğu 'brunch' sırasında ünlü aktör Jeremy Irons'la uzun, koyu ve hararetli bir muhabbete daldığımı gören dostlarımız ısrar ettiler. Gazetemizin sinema editörü Olkan Özyurt başı çekti. Onu, evvelki akşam düzenlenen ve bazı Sabah yazarları ile aynı oyuncuları buluşturan yemeği bana haber dahi vermeyen iletişim koordinatörü Fecir Alptekin takip etti. En son Günaydın Yayın Koordinatörümüz Sinan Özedincik aradı ve terasta İlhami Yıldırım tarafından çekilen fotoğrafımızı kastederek "Bu fotoğrafın bir hikayesi olmalı" dedi. İşte böyle kandırıldım...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.