Türkiye'nin en iyi haber sitesi

"Türklük"ün "ırk" değil "kültür" ve "aidiyet" üzerinden açıklanması hem onu kapsayıcı kılar hem de onun tarihî gerçeklikle uyumlu olmasını sağlar

Bir öğretim üyesinin bir konuşma esnasında dile getirdiği "Türk dediğin bir sentezdir. Türk ırkı diye bir ırk yok" ifadesi, "Türklüğün inkârına yeltenildiğine" varan eleştirileri de kapsayan bir tartışmayı başlattı.

Günümüz dünyasında ırk

Immanuel Kant'ın tasnifinden itibaren Batı dünyasında hızla artan bir ehemmiyet kazanan ve iki savaş arası dönem dünyasında fizikî antropoloji çalışmalarıyla "bilimsellik" zırhına bürünen hiyerarşik ırk kuramları günümüzde önemini yitirmiş durumdadır. Bu çerçevede asır sonu dünyası ve iki savaş arası dönemde revaç bulan "Aryan Irk," "Nordik Irk," "Alpine Irkı" benzeri alt sınıflamalar tamamen unutulduğu gibi modern tarihin en önemli ayrım kategorisi olan "zencibeyaz" farklılığının da bilimsel açıklayıcılığı olmadığı tezi genel kabul görmektedir.
Günümüzde bilim dünyası, herhangi iki "ırk" arasındaki genetik benzerlik oranının % 99'un üzerinde olması ve insana ait tüm genetik materyalin kökeninin Afrika'da bulunması nedeniyle "ırk" aracılığıyla "farklılıklar" ve toplumsal gelişme süreçlerini açıklamanın imkânsızlığı üzerinde hemfikirdir.

Türklük, ırk, millet

Dolayısıyla diğerleri gibi antropolojik anlamıyla "Türk ırkı"nın da açıklayıcı bir kavramsallaştırma olmadığını söylemek yanlış değildir. Bu açıdan bakıldığında zikredilen yorumun neden "Türklüğün inkârı"na yönelik bir eylem olarak algılandığını anlayabilmek kolay değildir.
Böylesi değerlendirmelere yol açanın Erken Cumhuriyet ulus inşa sürecinde "ırk"ın aşırı ölçüde kullanılması ve "etnisite," "aidiyet," "kimlik," "millet," "ırk" kavramları arasındaki sınırların fazlasıyla muğlâklaşması olduğu şüphesizdir.
Fizikî antropolojinin ulus inşa edilmesi faaliyetinde kullanıldığı, Türk Tarih Tezi anlamsızlığında kuramların geliştirildiği 1930'lu yıllarda "Türklük"ün ağırlıklı biçimde "ırk" üzerinden açıklanması, günümüz apolojistlerinin savunduğunun tersine, önemli sorunları beraberinde getirmiştir. Söz konusu yaklaşımın "ayrımcılık" değil "birleştiricilik"i amaçlamış olması bu gerçeği değiştirmemektedir.
Dönemin ders kitaplarında komşu ırklarla "karışması"na karşılık "uzvî vasıflarının hakim" kaldığı savunulan "Türk ırkının" pek çok ülkede gerçekleşmeyen bir gelişmeye neden olduğu vurgulanarak, "böyle büyük bir ırk, bir millet halinde görülmüştü" yorumunun yapılmasının önemi göz ardı edilmemelidir.
Burada temel sorun neolitik çağda dünya uygarlığının temelini atan ilk insanlar ile Anadolu medeniyetinin aslî kurucularının "Türk" olduklarını iddia edebilmek için "ırk" ile "millet" arasında belirleyici bir ilişki olduğunun varsayılmasıydı. Âfet İnan'ın "Millî Irk Toprağı Türkiye" kavramsallaştırması ve antropometri çalışmalarıyla şâhikâsına ulaştırdığı bu yaklaşım, brakisefal kafataslı, leptorrhinien "ırk kardeşleri"nden oluşan "türdeş bir toplum" yaratmayı amaçlamasına karşılık pek çok sorunun kaynağı olmuştur.
Erken Cumhuriyet antropolojik milliyetçiliğinin şekillenmesinde önemli roller oynayan Pittard, çağdaşları Deniker ve T.H. Huxley gibi "saf ırk" kavramının anlamsızlığını vurgulamış ve antropolojik anlamda "ırk" ile modern çağların ürünü olan "milletleşme süreci" arasında anlamlı bir ilişki olmadığının altını çizmişti.
Pittard'ın yaklaşımı dönem yöneticileri üzerinde de tesir icra etmiş ve siyasî Türkçülüğün kapsayıcı, katılmak isteyenlere kapılarını açık tutan, kültür ağırlıklı bir çizgiye kaymasında önemli rol oynamıştır.
Buna karşılık Avrupa'daki düşünce hareketlerinden etkilenen Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saraçoğlu benzeri siyasetçiler, Şevket Aziz Kansu gibi akademisyenler tarafından "ırk" ile "millet" arasında belirleyici bir ilişkinin dile getirildiği, bunun "Ötekileştirme" eğilimi güçlü, dışlayıcı yaklaşımların düşünsel zeminini oluşturduğu, 1940'lı yıllarda "Her Irkın Üzerinde Türk Irkı" ibaresinin dergilerin kelâm-ı kibarı olarak kullanıldığı unutulmamalıdır.
Bunların "akademik fanteziler"den öteye gitmediğini savunan apolojetik yaklaşıma karşılık, "ırk" kavramsallaştırmasının yaygın kullanımının günümüze yansıyan etkilerinin olduğu ortadadır. Bunlar arasında en önemli olanlar, 2013 dünyasında "ırk"ın açıklayıcı bir sınıflama olduğunun düşünülmesi ve antropolojik anlamda "ırk" ile "millet" arasında belirleyici bir ilişkinin varsayılmasıdır.

Türklüğü inkâr mı?

Neolitik çağ ile yirminci yüzyıl arasındaki gelişmeleri bütünüyle göz ardı ederek "millet"i "ırk" üzerinden ve antropometrik ölçümlerle tanımlamak fazlasıyla sorunlu bir yaklaşımdır. Tarihî gerçeklere de uymayan böylesi açıklamalar, ırk kuramlarının yirminci yüzyılda kalması gereken "sözde bilimsel" yaklaşımlar olarak görüldüğü günümüz dünyasında anlam taşımazlar.
"Irk"ın bu alanda kullanımına karşı dile getirilen itirazların "Türklük"ün inkârı olarak yorumlanması anlamlı değildir. "Türklük" tarihî ve kültürel temellere dayanan bir kimlik ve aidiyettir. Onun, "mevcut değildir" denilmesiyle keenlemyekûn hükmü kazanacak bir kavramsallaştırma olmadığı ortadadır. Böylesi kimlik ve aidiyetlerin "yoktur" denilerek ortadan kaldırılamadığının en güzel örnekleri yakın geçmişimizde bulunmaktadır.
Türkiye'de toplumun çoğunluğunun içselleştirdiği bu anlamdaki "Türklük"e savaş açıldığı, onun yasaklanılmaya çalışıldığı iddiası ise her türlü anlamsızlığın ötesindedir. Burada önemli olan onun "ırk" değil "kültür" ve "aidiyet" üzerinden açıklanmasıdır. Bu onu kapsayıcı kılacak ve tarihî gerçeklikle de uyumlu olmasını sağlayacaktır. Âfet İnan ve Şevket Aziz Kansu'nun antropometrik ölçümleri uygulansa "Türk" sayılamayacak pek çok kişi kendisini böyle kimliklendirmekte ve kültürel olarak "Türklük"e ait olduğunu düşünmektedir.

Hiyerarşi ve demos
"Türklük" kültürle açıklanırken, onun "ırk" üzerinden tanımlanması sırasında yapılmış olan önemli bir hatanın tekrarlanmaması gerekmektedir. Böylesi "kimlik" ve "aidiyet"lerin bir hiyerarşisi yoktur. "Türklük" herhangi bir "kimlik" ve "aidiyet"in üzerinde ya da altında, ondan daha değerli ya da değersiz değildir.
Kaçınılması gereken bir diğer önemli yaklaşım ise "Türklük"ün sadece onun temelinde oluşturularak diğer tüm aidiyetleri dışlayan bir "ethnos" tasavvuru inşa amacıyla kullanılmasıdır. İttihadçı girişimleri de dahil edersek bir asrı aşkın bir süredir "ırk" ya da "kültür" üzerinden yarattığımız böylesi "ethnos" tasavvurları toplumsal çatışmaları tetiklemişlerdir. Bunun yerine tüm kimlik ve aidiyetlere aynı mesafede duran, üniversal ilkelere dayalı bir "demos" tahayyülü geliştirmek ve onu "ortak tasavvur" haline getirmek çok daha anlamlıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER