YAZARA MAİL GÖNDER İslâm ve demokrasi

YAZARLAR

Dine yapılacak her türlü atfı laikliğe saldırı olarak gören katı sekülarizm ve "İslâmî demokrasi" dışında seçenekler de mevcuttur

Samuel Huntington'ın "Uygarlıklar Çatışması" tezi bireycilik, liberalizm, eşitlik, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi, laiklik benzeri "Batılı" düşüncelerin Müslümanlar, Konfiçyus ideallerinin takipçileri, Budistler, Hindular ve Ortodoks Hıristiyanlar tarafından içselleştirilemeyeceğini ileri sürüyordu.

Organik uyuşmazlık mı var?
İlginçtir ki Huntington'ın "uygarlıklar çatışması" tezi en çok "İslâm ile demokrasi"nin uyuşmazlığını ispatlamak amacıyla kullanıldı. Konuya düşünsel temeller ve ilkeler üzerinden bakarak İslâmiyet'in demokrasinin karşı tezi olduğunu savunan Martin Kramer benzeri "İslâmo-faşizm uzmanları" için Huntington'ın tezi malûmun ilâmı idi.
Buna karşılık konuya sadece önyargılı olarak yaklaşanlar değil, Adrian Karatnycky, Charles Rowley ve Nathanael Smith benzeri akademisyenler de "Müslümanlar demokrasiyi sevdiklerini iddia ediyorlar; peki neden çok sınırlı demokrasiye sahipler?" sorusunu cevaplandırmaya çalıştılar.
Söz konusu siyaset bilimcilerin böylesi bir soruyu cevaplamaya çalışmalarının nedeni Gallup ve diğer anket kurumları tarafından gerek nüfus çoğunluğunun Müslümanlardan oluştuğu ülkelerde gerekse de Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları Paris, Londra ve Berlin gibi metropollerde gerçekleştirilen anketlerde Müslümanların demokrasiyi en yararlı siyasî sistem olarak görmelerinden kaynaklanıyordu.
Müslümanların ifade özgürlüğü, serbest seçimler ve insan haklarına Müslüman olmayanlardan daha fazla destek vermeleri, buna karşılık onlardan farklı olarak dinin kendileri için son derece önemli olduğunu vurgulamaları konu üzerine çalışan akademisyenlere ilginç bir çelişki olarak gözükmüştü.
İlginçtir ki, ampirik çalışmalar neticesinde Müslümanların bireysel düzeyde demokrasiyi arzuladıklarını gören ve buna karşın Müslüman toplumlarda demokrasi seviyesinin düşük olmasını "temel idealler" arasındaki uyuşmazlıkla açıklayanlar da demokrasi ile İslâm arasındaki ilişkiye özcü (essentialist) açıdan yaklaşarak ilke düzeyinde bunun mümkün olamayacağını söyleyenlerle benzer neticeye ulaşmaktadırlar. Bu netice de İslâm ile demokrasi arasında organik bir uyuşmazlığın bulunduğu ve ikisini bağdaştırmanın imkânsız olduğudur.

Dindarlık azalmalı mı?

Savunulanın tersine ilkesel uyuşmazlık tezi fazlasıyla özcü olup katı metin analizlerine dayanmaktadır. Benzer metin okumaları ve ilkeler yorumlanarak değerlendirildiğinde Kurt Leidecker benzeri felsefecilerin savundukları gibi Budizmin demokrasiye pek çok inanç sisteminden, örneğin Yahudilikten, daha uyumlu olduğunu söyleyebilmek mümkündür.
Ancak uygulamada durum farklıdır. Budist toplumlar demokrasi cennetleri olmadığı gibi, koyu sekülerizm taraftarlarınca yarı teokratik bulunabilecek İsrail, aynı kişilerce demokrasiyle fazlasıyla uyumsuz olduğu düşünülen Yahudi ilkelerine sıkı sıkıya sarılmasına karşın demokrasi liginde hiç de fena olmayan bir yer işgal etmektedir (bu değerlendirmeler Filistin sorunundan bağımsız olarak yapılmaktadır).
İlkesel uyuşmazlık tezini ileri sürmenin yanı sıra zikredilen araştırma ve yaklaşımlardan yola çıkarak "Müslüman toplumlarda dindarlık ne kadar azalırsa demokrasi o kadar güçlenir" tezini geliştirmenin de hatalı olduğu şüphesizdir. Türkiye'de bu yaklaşımın açık ya da örtülü biçimde benimsenmesi ve lâikliğin bu amaçla kullanılan bir araç haline getirilerek "dindarlığın" seküler ve modern demokratik bir toplumda "olmaması" gereken bir kimlik olarak kavramsallaştırılmasının yarattığı sorunlar ortadadır.
İlginç olan seviyesi yüksek demokrasiye dindarlığı azaltarak ya da dinde "reform" yaparak geçilebileceği yaklaşımının yanlışlığını deneyerek tecrübe etmiş olan Türkiye'de "seküler" çevrelerin bu konuda yeni bir tez geliştirmemesidir. Bu çevreler dindarlığa ancak bireysel düzeyde izin veren ya da dinde Protestan reformu benzeri dönüşümler yapan, örneğin ezanı Türkçeleştiren, bir Müslüman toplumun demokrasi liginde yükselebileceği görüşünü aşan bir tez üretememişlerdir.
Türkiye'de 1930'lu yıllarda Jean- Marie Guyau takipçilerinin savundukları "bireysel felsefî dindarlık" ancak geleneksel dinlerin ortadan kalktığı bir dünyada mümkün olabilirdi. Ancak asır sonu dünyasındaki beklentilerin tersine böyle bir gelişme gerçekleşmemiştir.
Dinde "reform" tezini savunanların da reformasyon ve püritanizmi, kökleri ve neticelerini yeterince kavramadan "dinin toplumdaki etkisini azaltıcı" bir hareket olarak kavramsallaştırdıkları ortadadır. İslâm dünyasında püritanizmin en önemli örneği olan Vahhabi hareketinin, demokrasinin en sınırlı olduğu Müslüman toplumlarından birisini doğurduğu ortadadır.

Hedef ne olmalı?
İslâm ile demokrasi arasında organik bir uyuşmazlık bulunduğu ve Müslüman toplumlarda dindarlık azalmadıkça demokratikleşmenin sağlanamayacağını ileri sürmenin bu toplumların demokrasi dışı, kitle desteğine dayanmayan rejimlerle yönetilmesini arzulamak anlamına geldiği ortadadır. Bu yaklaşımın Türkiye'de demokratikleşme sürecini ne denli engellediği görülmüştür.
Şüphesiz bu yaklaşımların sorunları "İslâmî demokrasi" uygulamalarının daha başarılı neticeler verdiği anlamına gelmemektedir. Çağdaş örnekler bu alandaki girişimlerin yâni doğrudan dinden, sadece ûlema yorumlarıyla demokrasi üretme çabalarının başarısızlığını ortaya koymaktadır. Ancak Müslüman toplumların demokrasi alanında önlerindeki seçeneklerin "dindarlığın sekülarizmin sopa olarak kullanılması yoluyla azaltılması" ve ulemâ yorumlarıyla üretilecek "İslâmî demokrasi"den ibaret olmadığı unutulmamalıdır.
Türk sekülerliğinin genellikle varsaydığının aksine dinin ahlâk ve siyaseti hiçbir şekilde etkilemediği bir toplum yoktur. Muhafazakâr Roger Scruton'dan liberal Habermas ve postmodern Derrida'ya ulaşan bir yelpazedeki felsefeciler bu alanlarda dinî geleneklerden istifade edilmesinin anlamlı olduğu konusunda hemfikirdirler.
Bu nedenle Türk sekülarizminin dinin varlığı ve ona yapılacak her türlü atfı laikliğe saldırı olarak gören yaklaşımını esnetmesi gerekmektedir. Jose Casanova'nın belirttiği gibi "seküler bağlamda faaliyet göstermeyi kabul etmeleri durumunda dinlerin kamusal roller oynamaları ve 'kamusal din' konumu kazanabilmeleri" mümkün ve yararlıdır.
Buna karşılık İslâmcı düşünürlerin de bu bağlamı benimsemeleri ve "Müslüman toplumlarda, çoğunluğun değer ve kanaatlerini benimsemeyenlerin hürriyetleri kısıtlanır" benzeri tezler yerine dinin sadece bireysel değil toplumsal düzeyde de müdahale olmadan yaşandığı, tartışıldığı ve kamusal rol de üstlenebildiği, diğer bir ifadeyle "İslâmî demokrasi" değil "demokrasi içinde İslâm" yaklaşımını benimsemeleri gerekmektedir.
Her iki taraftan da buna şiddetle itiraz edeceklerin sayısı az değildir. Ama Türkiye'nin kuramsal bir yaklaşım ile değil deneme- yanılma yoluyla bu hedefe doğru yol almakta olduğu söylenebilir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.