Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Yarı başkanlık rejimleri üzerine kapsayıcı bir çalışma kaleme alan Robert Elgie, Avusturya, Fransa ve İzlanda'dan, Peru, Burkina Faso ve Kırgızistan'a ulaşan bir yelpazedeki elli iki "yarı başkanlık sistemine dayalı anayasaya sahip ülke" arasında Türkiye'yi de zikretmekte, anayasa kabul tarihi olarak ise 2007 yılını vermektedir.
Elgie'nin de altını çizdiği gibi 2007 yılı Ekim ayında yapılarak "cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi" alanında anayasa değişikliğine neden olan referandum Türkiye'yi "yarı başkanlık sistemi ile yönetilen" bir ülke haline getirmiştir.
Eşi başörtüsü takan bir siyasetçinin "Çankaya'ya çıkışı"nın durdurulabilmesi amacıyla yaratılan "367 Oy Krizi"nin tetiklediği söz konusu değişiklik, 1982 Anayasası'nın vesayetin "üst düzey bürokrasiyi şekillendirmek ve siyaseti sınırlamakla" vazifelendirdiği ve parlamenter sistemin limitlerini zorlayarak güçlendirdiği cumhurbaşkanlığının bu çerçevede tutulmasını daha da zor hale getirmiştir. 2007 anayasa değişikliği, 1982 Anayasası'nın 104'üncü maddesi ile cumhurbaşkanına bahşettiği, parlamenter sistem için aşırı sayılabilecek yetkilerin üzerine "halkoyuyla seçilme" gibi tahkim edici bir katman inşa etmiştir. Bunun neticesinde kural ve sınırları muğlâk, geniş bir "gri yürütme alanı"nın de facto biçimde, siyasal karizma kullanımıyla sahiplenildiği bir "çarpık yarı başkanlık rejimi" yaratılmıştır. Dolayısıyla temelini 1982 Anayasası ile attığımız, inşa sürecini 2007 referandumuyla tamamladığımız, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ise hayata geçirdiğimiz bir "sistem sorunu"muz vardır.
Bu genellikle savunulanın aksine, "Savaşı Kazanan Adam" Lloyd George'un "kişisel yönetim biçimi" nedeniyle Britanya'nın kısa süre için "fiilî yarı başkanlık sistemi"ne kayması benzeri, "şahıs ile kaim" bir gelişme değildir. O nedenle ellerimizle yarattığımız "sistem sorunu"nun "şahsî" boyuttan soyutlanarak ele alınması gerekmektedir.
Gelinen aşamada yapılması gereken "parlamenter" ve "başkanlık" sistemlerinin fayda ve sakıncalarının değerlendirilmesiyle bunlardan birisinin yarattığımız "eğreti yarı başkanlık"ın yerine geçirilmesi ya da mevcut sistemdeki çarpıklıkların giderilmesiyle onun anlamlı bir hukukî çerçeveye kavuşturulmasıdır.
Başkanlık ve parlamenter sistemlerin karşılaştırılması üzerine geniş bir literatür mevcuttur. Başını Juan Linz'in çektiği siyaset bilimciler dört temel nedenle parlamenter sistemin üstünlüğünü savunmuşlardır.
Bunların ilki her ikisi de halk tarafından seçilen başkan ve meclislerin yürütme ile yasama arasında "çatışmaya daha açık" bir ilişki tesis etmesidir. Yürütmenin "yasamadan bütünüyle bağımsız olmadığı" parlamenter sistem böylesi çatışma riskini ciddî biçimde azaltmaktadır.
İkinci neden başkanlık sisteminin, "başkan"ın görev süresinin kesin zaman sınırlarıyla belirlenmesinden dolayı, değişen koşullara cevap verebilme alanında, hükûmetlerin parlamentonun güvenine dayandığı parlamenter sistemin sahip bulunduğu esneklikten yoksun bulunmasıdır. Kendisinin başkan yapılmasını sağlayan partinin güvenini kaybeden bir "başkan"ın görev süresi sona ermeden değiştirilememesi ve "güvensizlik oyu" benzeri bir aracın yokluğu, başkanlık sisteminin anılan türde sorunlara cevap verebilmesini güçleştirmektedir.
Üçüncü olarak, başkanlık demokrasiye güçlü bir sıfır-toplamlı oyun (zero-sum game) boyutu kazandırarak "kazanan hepsini alır" eğilimini güçlendirmektedir. Bunun yanı sıra halkoyu ile seçilen başkanlar kendilerine daha kolay "misyon" yüklemekte ve bu nedenle de muhalefete karşı, parlamenter rejim başbakanlarına nazaran daha hoşgörüsüz olabilmektedirler.
Nihayet doğrudan oy ile seçilen başkanlar göreve gelmelerini sağlayan partilere daha zayıf bağlılık göstererek kişisel tercihler çerçevesinde yönetim eğilimine kayabilmekte, bu ise bâzı Latin Amerika ülkelerinde görüldüğü gibi siyasal partilerin ciddî anlamda güç kaybetmesine, "liderlik demokrasi"sinin oluşumuna yol açabilmektedir. Linz ve başkanlık sisteminin mahzurları üzerine yoğunlaşan siyaset bilimcilerin işaret ettikleri bu sakıncalara karşı Donald Horowitz, Scott Mainwaring, Matthew Shugart benzeri akademisyenler güçlü itirazlar dile getirmişlerdir. Bu eleştiriler, tıkanmaları başkanlık sisteminin değil "ikiden fazla partinin temsil edildiği yasama ile başkan arasındaki ilişki"nin doğurduğu, "kazanan hepsini alır" yaklaşımına sistemden ziyade egemen siyasal kültürün neden olduğu ve parlamenter sistemde de "cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasında çatışma çıkabildiği" benzeri noktalar üzerinde yoğunlaşmıştır.
Arend Lijphart'ın dile getirdiği gibi akademik camiada parlamenter sistemin, bilhassa olgunlaşmamış demokrasiler için başkanlık sisteminden daha uygun olduğu konusunda egemen bir kanaat oluşmuştur.
Alfred Stepan detaylı istatistikler yardımıyla parlamenter sistemin ikiden fazla partinin iktidar yarışına girdiği demokrasilerde daha iyi işlediği ve bu sistemin ekonomik kalkınmaya başkanlık sistemine nazaran daha elverişli ortam hazırladığını savunmuş, John Gerring çok sayıda örneğe dayanarak yaptığı tahlil ile aynı vurguyu tekrarlamıştır. Ancak azınlıkta kalmakla beraber egemen kanaate itiraz eden siyaset bilimcilerin sayısı da az değildir. Örneğin, Ortadoğu siyaseti uzmanlarından Mark Gasiorowski altmış beş yıllık bir süreçte elli altı gelişmekte olan ülkeyi değerlendirdiği detaylı araştırmada "başkanlık ve parlamenter" sistemler arasında demokrasinin sürdürülebilirliği açısından ciddî bir farklılık bulunmadığını ileri sürmektedir.

"Sistem olarak" tartışmak
Dolayısıyla iki sistem arasında tercih yapmak isteyenlerin tezlerini destekleyebilecek çok sayıda bilimsel inceleme mevcuttur. Ancak yapılması gereken "oluşmuş kanaatin" seçme çalışmalar kullanımı aracılığıyla tahkimi değildir.
Bu aşamada "başkanlık Türkiye'yi prangalardan kurtararak yeni ufuklara taşır" ya da "başkanlık saltanata dönüşü simgeler" benzeri hamasî ve içi boş söylemleri tekrarlamak yerine iki sistemin "sistem olarak" tartışılarak, siyasetimizin gerçekleriyle ne ölçüde bağdaşabileceğinin irdelenmesi ve tüm detayları değerlendiren bir fayda-maliyet analizinin yapılması gerekmektedir. Bu alanda mevcut üçüncü bir seçenek ise yarattığımız "çarpık yarı başkanlık" sisteminin belirgin yetki sınırları çizen bir de jure çerçeveye oturtulmasıdır.
Bunların ötesinde "sistem" konusunda verilecek kararın talî ehemmiyeti haiz olduğu unutulmamalıdır. Aslî sorun "sistem" değil onun işlemesini sağlayan mekanizma ve kurumlardır. Dolayısıyla birinci gündem maddemiz özgürlükçü bir toplumsal sözleşme yaparak kuvvetler ayrılığı çerçevesinde işleyen güçlü fren ve denge mekanizmaları yaratmak olmalıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER