Türkiye'nin en iyi haber sitesi

kalkışması yalnızca -siyaset ilişkileri bağlamında değerlendirilebilecek, "askerî" bir girişim değildir. Ordu -siyaset ilişkileri, cuntacılık örgütlenmeleri ve darbe girişimleri ortak noktaları bulunan ancak farklı olgulardır.
Buna karşılık, Türkiye'de "darbe"nin "kavramsallaştırılması" için kullanılan 1980 girişiminin aynı zamanda "siyaseti düzenleme ve kalıcı askerî vesayeti kurumsallaştırma"ya hizmet etmesi iki olgunun beraberce değerlendirilmesine yol açmaktadır.
Ancak 15 Temmuz kalkışması kendi bağlamında yâni ordu içinde örgütlenen bir cuntanın hareketin "vurucu gücünü oluşturduğu" bir darbe teşebbüsü olarak ele alınmalıdır.

Ordu-siyaset
Vak'a-i Hayriyye sonrasında ordu- siyaset ilişkileri alanında iki temel gelişme gözlenmiştir. Bunlardan birincisi, 1826 öncesinde ulemâ ile gerçekleştirdiği ittifak sayesinde praetoryan bir rejimin oluşmasında başrolü oynayan Yeniçerilerin yerini alan "yeni ordu"nun kurumsal düzeyde ortaya koyduğu mücadeledir.
Praetoryan karakteri törpülenen yeni rejimde ordu, bir kurum olarak siyasette etkili olma amacıyla kapsamlı mücadele başlatmış ve Saray-Bâb-ı Âlî tahterevallisine dönüşen iktidar mücadelesine aktif biçimde katılmıştır. Elinde tuttuğu silah sayesinde siyasal değişimde belirleyici rol oynayan ordu, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesi (1876) olayının da ortaya koyduğu gibi "son darbe"nin vurulmasını, rejim değişimini sağlayabiliyordu.
II. Abdülhamid rejimi, bir yandan ordunun kendine sınırlı da olsa "otonom" bir alan yaratması, "cihet-i askeriye"nin kurumsal ağırlığının güçlenmesine sahne olurken öte yandan da onun bütünüyle siyaset dışına itilmesini, sultana sadakati temel ilke haline getirmesini sağlamıştır.
1908 İhtilâli bu alanda önemli bir kırılmaya neden olmuş, ordu içinde, bilhassa orta- alt kademelerde yoğun bir teşkilâtlanma gerçekleştiren Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti'nin Rumeli'de "millî tabur ve alay"lar ve "fedâî" subay kadrosu aracılığı ile başlattığı ayaklanma başarılı olunca pek çok alanda iç içe geçen iki gelişme yaşanmıştır.
Bunlardan birincisi, askerî kanadı güçlü, para-militer bir örgütün alt-orta rütbeli subaylardan oluşan cuntayı siyasete müdahale amacıyla araçsallaştırmasıydı. Bu gelişme, 27 Mayıs sonrası yaşanana benzer şekilde ordu hiyerarşisi ve - komuta zincirini bozmakla kalmıyor, talimatlarını üstlerinden değil İttihad ve Terakki örgütünden alan, "cemiyet- i mukaddese"ye hizmete öncelik veren cunta mensupları ile onlara "yaramaz çocuklar" muamelesi yapan komuta kademesi arasında gergin bir ilişkinin yaşanmasına neden oluyordu. Komuta kademesinin öncelikli sorunu bu cuntanın kontrol altında tutulması ve ordudaki hiyerarşinin daha fazla tahribinin engellenmesiydi.
Komuta kademesi kontrolü güç, çoğu cemiyetin fedaî kadrosuna kayıtlı cunta üyeleri ile uğraşmanın yanı sıra ordunun yeni rejimde bir kurum olarak siyaset yapımına ağırlığını koyması için de çaba gösteriyordu. Mahmud Şevket Paşa'nın başını çektiği bu yaklaşım, ordunun bir kurum olarak ve hiyerarşisini bozmadan devletin "bekası" adına sisteme ağırlığını koymasının gerekli olduğunu savunuyordu.
Ancak bu düşünce, İttihad ve Terakki'nin artan gücü karşısında uygulanamaz hale geliyordu. Dolayısıyla, 12 Haziran 1913 günü Ayasofya Camii'nde musalla taşına yatırılan sadece bir suikasta kurban giden Mahmud Şevket Paşa değil, ordunun siyasete bir kurum olarak katılması yaklaşımı idi. Yeniden düzenlenen silahlı kuvvetler, tasfiyeler neticesinde "İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin ordusu" haline gelmiş, "yaramaz çocuk" muamelesi gören cunta üyeleri kurumu teslim almışlardı.

Ordu-vesayet
Erken Cumhuriyet, ordu- siyaset ilişkisinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ordu, 1908 öncesinde olduğu gibi lidere bağlılığı temel ilke haline getirmek koşulu ile kendi otonom alanını genişletmiş, "Mareşal"in temsil ettiği "cihet-i askeriye"nin "karar olmasa da "görüş"ü önem taşımıştır.
Bu iki dönem arasındaki temel fark, orta -alt ordu kademelerinde cuntacılığın son derece yaygın olduğu, bu yapıların çok sayıda başarısız darbe ve suikast girişimi düzenlediği II. Abdülhamid rejimine karşılık Erken Cumhuriyet idaresinde ordunun bir bütün olarak "lider"e sadık kalmasıdır.
Ancak, Cumhuriyet'in getirdiği büyük bir dönüşüm olduğu düşünülen bu gelişme, "ordu"nun kendisini rejimin kurucu ve koruyucusu olarak görmesinden ve 1950'ye kadar devletin en üst makam(lar)ında kendi bünyesinden yetişmiş liderlerin bulunmasından kaynaklanıyordu.
1950 sonrasında, kartlar yeniden dağıtıldığında, ordu, 1908-1913 döneminde olduğu gibi siyasete kurum olarak katılmaya gayret ederken, onun orta- alt kadrolarında cuntacılık eğilimleri güçlenmiştir. 27 Mayıs sonrasında darbecilerin "yaşam boyu" senatörlükle ödüllendirildiği, "Silahlı Kuvvetler Birliği" benzeri cuntaların siyaset üzerinde Damocles'in kılıcı gibi sallandığı bir dönem yaşanırken, ordu da bir kurum olarak "vesayet düzeni"nin temel aktörü ve silahlı koruyucusu haline gelmiştir.
Sonrasında ise cuntacılık ve ordunun vesayetin temel aktörü olarak alan genişletmesi iç içe geçen ancak "farklı" iki olgu olarak sürmüştür. Buna karşılık ordu, Mahmud Şevket Paşa'nın başaramadığı hedefe ulaşarak, cuntacılığı tedricen kontrol altına almış ve hareket alanını siyaset aleyhine alabildiğince genişletmiştir. 1980'de "emir -komuta zinciri"nde gerçekleştirilen "darbe" ise şüphesiz cuntacılığa yeni bir anlam kazandırmıştır.
1980 sonrasının "genişletilmiş vesayet" düzeninde ise silahlı kuvvetler "millî güvenlik" ile ilişkilendirilen geniş bir yelpazede karar verici haline gelmiştir. Bu gelişme, ordu ile siyaset arasında uzun süreli bir mücadeleyi başlatmış, "vesayet"in aşındırılmasını, siyasetin alanını geri alma çabasını "saldırı" olarak gören silahlı kuvvetler kademeleri içinde cuntacılığın yeniden güçlenmesine neden olmuştur. Ancak, ordu bir kurum olarak, "vesayet"in temel aktörü rolünü terk etmeye, 1980 sonrasında kazandığı alanı tedricen siyasete bırakmaya rıza göstermiştir.
Bunun ordu içinde bilhassa alt- orta kadrolarda huzursuzluk yarattığı, cuntacılık eğilimlerine ivme kazandırdığı doğrudur. Ama 15 Temmuz darbe girişimi böylesi bir "cuntacılık"ın değil 1859 Kuleli Vak'ası'ndan beri değişik örneklerini gördüğümüz, ideolojik şemsiye altında örgütlenen bir yapının askerî kanadınca ortaya konulan "cuntacılık"ın ürünüdür. O nedenle sadece ordu- siyaset ilişkisine indirgenmeden, hayata geçirildiği karmaşık süreç ve bağlamlarda değerlendirilmelidir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER