Türkiye'nin en iyi haber sitesi
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Otuz beşinci maddeyi hatırlayan var mı?

Tarihî örnekler, “anayasa ve sistem değişiklikleri”nin yapısal sorunlarımızı çözme alanında sınırlı etki yapabileceğini ortaya koymaktadır

Türkiye yapısal sorunlarını "anayasa" yaparak ve "sistem" değiştirerek çözebileceği yolunda güçlü bir gelenek geliştirmiştir. On dokuzuncu yüzyıl ortalarından itibaren "kanuni esasî"nin tüm meseleleri halledecek bir gümüş kurşun olduğunu düşünen, daha sonra ise yaklaşık bir buçuk asırda beş anayasa yapmakla kalmayarak bunları sürekli biçimde tadil eden, bu çerçevede "yasamayürütme dengesi"nde sonu gelmeyen ayarlamalar yapan bir toplumun "anayasa ve siyasal sistem"i fetişleştirdiğini belirtmek yanlış olmaz.
Zikredilen "gelenek"in gücü, bu süreçte liberal sayılabilecek ya da anti-anayasa belgesi olarak tanımlanabilecek farklılıktaki anayasaların hazırlanması ile yasama-yürütme dengesini bir uçtan diğerine savuran düzenlemelerin hayata geçirilmesinin yapısal sorunların çözümü alanında son derece sınırlı katkılar yapabildiğinin görülmesini engellemektedir.
Bunun neticesinde hangi nitelikteki anayasanın yürürlükte bulunduğu veyahut uygulamada yasama ile yürütmeden hangisinin ağırlık taşıdığının büyük değişimler yaratmadığı da genellikle göz ardı edilmektedir.
1877-78 yıllarının yürütme karşısında neredeyse hiç gücü bulunmayan, "kabine hükûmeti sistemi"nin sınırlı denetim yapan meb'usanından, 1920- 22 döneminin konvansiyonel meclisine, yürütmenin 1878-1908 arasında re'sen (istizan olmaksızın sâdır olan) irade-i seniyeler, 1913-18 döneminde ise kavânin-i muvakkateler (geçici kanunlar) aracılığıyla fiilen yasama faaliyetini de icra ettiği yapılanmalardan 1961-80 parantezinde hükûmetin özerk kurumlarla kuşatılarak "iktidarın muktedir kılınmadığı" düzene ulaşan bir yelpazedeki uygulamalara karşın sorunların hallinde önemli adımlar atılabildiğini belirtebilmek mümkün değildir.
Diğer bir ifadeyle "yürütme ile yasama arasında akla gelebilecek tüm dengeler"in denenmesi meselelerimizi çözememiştir.

Sistem; oruç ve namaz
Siyasal tartışmamızın "anayasa" ve "sistem" değişimine odaklanması "fetişleştirme"nin yanı sıra bunların "amaç" haline getirilmesine, "anayasa" ve "sistem"in bir demokrasinin "araçları" olduğunun göz ardı edilmesine de neden olmaktadır.
Örneğin, siyaset, 1876 öncesinde "kanun-i esasî"nin hazırlanması, 1878 sonrasında "onun yeniden yürürlüğe konması," 1908 İhtilâlini izleyen günlerde "yasama"yı tahkim, 1911- 14 arasında ise "gücü yeniden yürütmeye verme" konusu üzerine yoğunlaşmıştır.
Benzer şekilde, 1961 Anayasası'nın topluma "bol," 1982 Anayasası'nın ise "dar" geldiği gerekçesiyle değiştirilmesi, yerlerine yeni toplumsal belgeler hazırlanması altmış yıla yakın bir süre siyasetin temel tartışmasını oluşturmuştur.
Aynı dönemde "başkanlık, yarı başkanlık ve parlamenter sistemler"den hangisinin Türkiye'ye daha uygun olduğu da pek çok öncelikli sorundan fazla tartışılmıştır.
Konuyu İkinci Meşrutiyet Dönemi siyasetinin temel tartışması olan, "7 ve 35. madde" değişimi girişimleri üzerinden ele almak anlamlı dersler çıkartmamızı mümkün kılabilir.
Meclis-i Meb'usan 1908'de, otuz sene sonra yeniden toplantıya çağırıldığında siyasetin kurumsal hedefi "parlamenter" sistemin yasama kurumu olarak çalışacak bir "meclis" yaratmak olmuştur.
Otuz yıllık uygulamaya duyulan tepki, 1909'da yapılan değişikliklerle yasamanın tahkim edilmesiyle, yürütmenin aşırı ölçüde kuvvetli olduğu "kabine hükûmeti"nden parlamentarizme geçişi sağlamıştı.
Bu kapsamlı değişiklikle Sultan'ın yetkileri ile meclis ve hükûmetin kimin tarafından ve ne yolla feshedilebileceğini düzenleyen 7 ve 35. maddeleri de yeniden düzenlenmişti. Neticede yürütmenin yetkileri daraltılırken, meclisinki kapsamlı biçimde genişletilmiş, Said Paşa'nın ifadesiyle "usûl-i meşrutiyet-i mukayyede"den "usûl-i meşrutiyet-i mutlakaya" geçilmişti.
Buna karşılık iktidardaki İttihad ve Terakki Cemiyeti daha sonra güçlü yasamayı engel olarak görerek kontrolü altındaki hükûmet ve taleplerini kolaylıkla kabul ettireceğini düşündüğü sultandan oluşan yürütmeyi güçlendirmenin uygun olacağını düşünmeye başlamıştı. Bu nedenle 1911'de 7 ve 35. maddelerin yeniden tadiline girişilmesi ise büyük bir sistem tartışmasını tetiklemişti.
Ancak, konu kısa sürede "sistem" tartışmasından çıkarak, iktidar ile muhalefet arasında ölüm-kalım savaşına evrilmiş ve konuya fazla da anlamlı olmayan bağlamlarda yaklaşılmıştı.
Bu çerçevede İttihad ve Terakki yeni sistemin "istibdad"ın dirilerek ülkeyi yeniden pençesine almasını engelleyeceğini savunurken muhalifleri "vatan hainliği" ve "hürriyet aleyhtarlığı" ile suçlamıştı. Muhalefet ise "parti diktası" ithamından "35. madde değişikliğinin gerçekte otuz gün oruç ve beş vakit namazın yasaklanması"nı hedeflediği iddialarına varan eleştirilere yönelmişti.

"Sistem" ve toplumsal hedefler
Siyasetin temel tartışması olan 35. madde tadilâtı, yürütmeyi güçlendirecek değişimin 1912 yılı başında Meclis-i Meb'usan'da kabul edilmesi ile sonuçlanmış, bunun Âyân ve Sultan tarafından onaylanması ise ancak 1914 ortalarında gerçekleşebilmişti. İlginç olan bu değişim ile yürütmenin tahkimini ölesiye savunan İttihad ve Terakki'nin tek parti olarak ihtiyaç duymadığı bu maddeyi 1916'da Kanun-i Esasî'den bütünüyle çıkartmasıydı.
Bir örnek olay olarak değerlendirirsek "7 ve 35. madde tadilleri", anayasa ve sistem değişimlerinin yapısal sorunların çözülmesi alanında fazlasıyla sınırlı etki yarattığını ortaya koymaktadır.
Bu "sistem değişimi" tartışması günümüzde unutulmuştur. Ama 1911-1916 döneminde var olan ve çözülemeyerek Osmanlı devletinin tasfiyesine neden olan pek çok yapısal sorun toplumsal hafızadaki yerini korumaktadır.
Bu açıdan bakıldığında güncel "sistem" tartışmasının tüm sorunları "çözecek" ya da "rejimin sonunu getirecek" bir ölüm-kalım savaşına dönüştürülmesinin sakıncaları da görülebilir.
Söylenilmeye çalışılan "anayasa" ve "siyasal sistem"in ehemmiyeti haiz olmadığı değildir.
1982 Anayasası'nın yerine birey merkezli, özgürlükçü bir toplum sözleşmesinin geçirilmesi, yasal altyapının oluşturulmasıyla geniş alanların "güç" ve "karizma" yerine titizlikle uyulan kurallar ile belirlenmesi şüphesiz önemlidir.
Ancak bunlar "sorunlarımızı çözme" alanında mucize yaratamazlar. Meseleler "anayasa yapılarak" çözülebilse 1876 sonrasında ortalama her yirmi sekiz yıla bir toplum sözleşmesi sıkıştıran, bunlar üzerinde de sayısız değişiklikler yapan toplumumuz tüm sorunlarını halletmiş olurdu. Benzer şekilde "sistem," sihirli değnek etkisi yaratabilse, aynı siyasal sistemin uygulandığı ülkelerin demokrasileri birbirini andırırdı.
Türkiye kısa süre içinde gerçekleşecek sistem değişikliği referandumuna bu bilinçle yaklaşmalı, yapısal sorunlarımızın 16 Nisan sonrasında da gündemimizde olacağını gözden uzak tutmamalıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA