YAZARA MAİL GÖNDER Peygamberimiz düşmanının da onurunu koruyordu

YAZARLAR

Ebu Cehil'i duymayanınız yoktur. Mekke'de Hz. Peygamber'e (s.a.v.) en büyük düşmanlığı yapan Mekkeli aşiret lideri. Mekke'nin zengin, şımarık, güçlü ve etkili ismi. Bütün güç ve sermayesiyle Peygamberimiz'e (s.a.v.) direnir. İlk Müslümanlara büyük çileler çektirir. İşkenceler yapar.
İlk Müslümanlara yapılan bütün kötülüklerde onun önderliği vardır. Birçok Müslüman'ın canını yaktı. Çok insanın ölümüne sebep oldu.
Nihayet Bedir savaşında öldürüldü. Cesedinin vahşi hayvanlara yem olması için açıkta bırakılmasına Hz. Peygamber (s.a.v.) itiraz etti. "Rakibimiz de olsa onu gömün" buyurdu. Ebu Cehil, yani cehaletin babası kendisi gibi hayatını kaybeden diğer liderlerle suyu çekilmiş olan kuyulara indirildi. Böylece Ebu Cehil sahifesi kapandı.
Oğlu İkrime de babası gibiydi. İyi bir asker ve azılı bir İslam düşmanıydı. Hayatı boyunca Müslümanlara karşı savaştı.
Nihayet Mekke fethedildi. Peygamberimiz (s.a.v.) herkesi İslam'a davet ediyor, eski düşmanlıkları toprağa gömüyordu. Umumi af ilan edilmişti. İslam'a koşan herkese kapı aralanmıştı. Suçlular ve günahkârlar sorgulanmıyordu. Sorgulanmıyor, hesap sorulmuyordu. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) rövanşa gelmemiş, kalpleri kazanmaya gelmişti. O yerde ceset ve gözyaşı istemiyordu.

Gel bakalım ey muhacir
İşte o günlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) huzuruna çekingen tavırlarıyla dikkati çeken bir kadın girdi. Tedirgindi. Ürküyordu. Ama Hz. Peygamber'in (s.a.v.) güven veren ve gülümseyen yüzünü görünce rahatladı.
Kadının bir derdi, dile getireceği bir sıkıntısı vardı.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu anladı ve "buyur kadın konuş" buyurdu.
Kadın şöyle dedi: Çok günahkâr ve size çok düşmanlık etmiş birisi için geldim. Bilemiyorum, onu affeder misiniz. Görmek ister misiniz? Odanıza kabul eder misiniz?
Hz. Peygamber (s.a.v.) dikkatlice dinliyordu.
Kadın devam etti: Ben size çok kötülük etmiş olan Ebu Cehil'in geliniyim. Ebu Cehil'in oğlu İkrime'nin karısıyım. İkrime sizi ve Müslümanları çok üzmüştür. Hiddetlendirmiştir. Ama o bir tövbekâr olarak dönmek istiyor. İstiyor ama korkuyor da! Acaba Allah'ın Peygamberi onu affeder mi? Müslümanlar yaptığı kötülükleri unuturlar mı? O sizden eman (güvence) beklemektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "İstediği eman verilmiştir. İkrime'ye kapımız ve kucağımız açıktır, gelebilir."
Ebu Cehil'in karısı sevinçle çıkar, kocasına haber gönderir. Hz. Peygamber (s.a.v.) seni affetmeye, her suçu bağışlamaya hazırdır. Hemen gel!
İkrime hem İslam'a gireceği ve hem de affedildiği için sevinçle yola çıkar. Atına atlar ve Medine yolunu tutar.
Diğer yanda İkrime'nin geleceğini bilen Hz. Peygamber (s.a.v.) emir verir. İkrime gelince beni haberdar ediniz.
O, huzuruna gelecek olan düşmanının oğlunu oturduğu yerde, onu alçaltarak ve küçülterek karşılamak istemiyordu.
Nihayet dediler ki İkrime huzurunuza gelmek üzere Medine'ye girdi.
Efendimiz (s.a.v.) İkrime'yi Mescidin dışında, ayakta karşıladı. Hz. Peygamber'le (s.a.v.) karşılaşan İkrime hafif bir tedirginlik ve müthiş bir heyecan içindeydi. Acaba ne tür sözler duyacaktı. Belki sitem dolu sözler, belki de hakaret duyacaktı. Ne de olsa yıllarca Hz. Peygamber'e (s.a.v.) düşmanlık yapmış, çirkin konuşmuştu.
Hz. Peygamber (s.a.v.) hafif bir tebessümle İkrime'yi karşılıyordu. Hiçbir kızgınlık, kırgınlık alameti yoktu. Ne kadar da sevecendi. Ne kadar da duruydu.
İkrime'nin yaklaştığını görünce iki kolunu açtı, İkrime'yi kucaklaşmaya çağırıyordu. "Gel bakalım atlı muhacir -hicret eden- gel bakalım." İkrime Hz. Peygamber'e (s.a.v.) yaklaştı ve onu kucakladı.
Halk bu muhteşem buluşmayı gözyaşı ve meraklı gözlerle seyrediyordu.
İkrime başını Efendimizin omzuna koydu ve ağlamaya başladı. İlk sözü şuydu:
"Biz yıllarca seninle mi savaştık! Meğer seninle savaşılmaz, senin için savaşılırmış! Biz yanıldık ey Allah'ın elçisi. Biz yanıldık. Keşke babam da bunu yapabilseydi. Şimdi bilmiyorum Allah beni affedecek mi? Bilmiyorum Allah bizi kabul edecek mi?
İkrime Müslüman oldu. Ve Müslümanlığı yaman oldu. O artık bir Kuran talebesi ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) havarisiydi. Müthiş bir depara kalkmış. Sanki kendisinin bütün günahlarını ve sanki babasının bütün ihanetini örtmeye çabalıyordu. Bu koşu şehid olacağı Yemameye kadar devam etti. O gün tam bir asker olarak savaştı ve bir şehid olarak Rabbine koştu.

Babasının aleyhinde niçin konuşursunuz?
İşte Hz. İkrime'nin İslam'a girdiği günlerdir. Müslümanlar Hz. İkrime'yi kabul etseler de babasının ihanetini hiç unutamıyorlardı. Mescidin dışında toplanmış bazı Müslümanlar Ebu Cehil hakkında ağır sözlerle konuşuyor, değerlendirmelerde bulunuyorlardı.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleri duydu. O, Hz. İkrime'nin de bu sözleri duyup üzüleceğini tahmin ediyordu. Belki de, Hz. İkrime bu sözleri duyuyor ama sineye çekiyordu.
Efendimiz sert bir şekilde evinden çıktı. Demin Ebu Cehil hakkında hakaret içeren sözler kullanan sahabeye dönerek şöyle buyurdu.
"Hayır! Sizi Ebu Cehil hakkında çirkin sözler kullanmaktan alıkoyuyorum. Bu sözlerin ne faydası vardır. Siz bu sözlerle olsa olsa yaşayanlara zarar verir (yani Hz. İkrime'ye) ve onu üzersiniz. Sizi böyle konuşmaktan alıkoyuyorum."
Sözler bıçakla kesilir gibi kesiliyordu. (Bu Kuran-ı Kerim'in "müşriklerin putlarına küfretmeyin" emrine de uygundu.)

Allah'ın Resulü düşmanın onurunu, şerefini koruyordu. Lekelemiyordu. Onurunu zedeleyecek sözlere de müsaade etmiyordu. Çünkü o onurluydu düşmanının da onurlusunu istiyordu. İşte O'nun farkı, işte O'nu, O eden şey. İşte ahseni takvim. İşte hayrül beşer. İşte Ahmedi Mahmudi Muhammed. İşte başların tacı. İşte tacların tacı. İşte Muhammed (s.a.v.). işte hayran olduğum, işte âşık olduğum, işte bir tel saçına bütün bir hayatımı feda edeceğim sevgili... Sonsuz salat ve selamı sana olsun.

***
Fadale beni öldüremezsin!

Mekke'nin fethi gerçekleşmiş, Kâbe putlardan temizlenmişti. Kâbe'nin civarında 10 bin sahabi, etrafında ise bir o kadar Mekkeli vardı. Mekkeliler şaşkındılar. 8 yıl önce Mekke'den çıkardıkları yetim ve öksüz Muhammed (s.a.v.) işte geri dönmüştü. Ve hem de muhteşem bir zaferle.
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) üzerinde zaferin coşkusu yoktu. Sessizdi. Sürekli zikir halindeydi. Her şeyi kontrol ediyordu belki ama bir o kadar da uzaklardaydı.
Kalbinde, Mekke'de gömdüğü ilk eşi Hz. Hatice veya Medine'de uzaklarda bıraktığı dostları vardı. Şehitler vardı.
Zafer sonrası halasının evine zafer yemeğine gidiyordu.
Kâbe'nin etrafındaki müşriklerin hepsi de onun çevresindeydi. Hem hayret, hem merak içinde O'nu gözlüyorlardı. Bir kısmı bu müthiş zaferi anlamaya çalışırken, bir kısmı Müslüman olmak için sıraya girmişti bile. Prangaları kıran şu büyük insana dokunmak için can atıyorlardı. Bazı müşrikler ise O'nu öldürmek için fırsat kolluyorlardı.
Bu müşriklerden birisi de Fadale idi.
Olayın bundan sonrasını Fadale'den dinleyelim:
"İçimde Hz. Peygamber'i (s.a.v.) öldürme arzusu vardı. Fırsat kolluyordum. O biraz sonra yürümeye başladı. Önünden fırlayıp bir şeyler yapmak mümkün değildi. Çünkü etrafında ona uzanacak gölgeyi bile parçalayacak sevenleri vardı. Ben de önümden geçmesini bekledim Kendi kendime arkasından yürüdüm. Sonra fırsatını bulduğumda sırtına hançeri saplarım diye geçiriyordum. Binlerce insan vardı etrafında. Oldu bittiye getirir, sonra da sıvışırdım. Biraz sonra yanımdan geçti. Müthiş bir izdiham vardı. O geçer geçmez arkasından yürümeye başladık. Yüzlerce yürüyen arasında ben de vardım.
Birkaç adım yürüdü. Sürekli insanları selamlıyor, tebessüm ediyordu. Ama bir ara durdu. Ve sonra döndü. Bana doğru bir adım attı. Şimdi karşımdaydı. Gözlerini kaldırdı, bana baktı. Gözlerimin içine.
Sonra elini kaldırdı ve göğsüme koydu. Ve şöyle dedi: "Fadale! Boşuna uğraşma. Sen beni öldüremezsin. Allah buna müsaade etmeyecektir." İçimi okumuştu.
Sonra elini çekti, döndü ve yürümeye devam etti.
Fadale, anlatmaya devam ediyor.
"Vallahi o güne kadar yeryüzünde en nefret ettiğim insan Muhammed'di. Ama elini göğsüme koyup kaldırdıktan sonra yeryüzünde en sevdiğim insan Muhammed'di (s.a.v.)."
Bir bakış, bir dokunuş, bir söz, bir merhamet, bir tolerans, bir tebessüm kim bilir nelere muktedirdir. Yeter ki bu dokunuş, bu söz Hz. Muhammed (s.a.v.) kadar temiz, duru, art niyetsiz, halisane, takva dolu, gösterişsiz, riyasız, reklamsız, içten, gönülden ve Allah için olsun. Ama sırf Allah için. Allah içindir demeden, Allah için yapman. Çünkü bazen bu söz bile reklam ve bencillik kokuyor. Takvayı göstermekten de sakınmış büyükler. Çünkü bunu bile riya görmüşlerdir. Belki sen kendini ve belki de halk seni çok takvalı ve iyi zannedebilir. Ama belki de senin Allah'ın katında bir sivrisinek kadar da kıymetin yoktur. Kimse kimseyi Allah'a karşı övemez-tezkiye edemez. Yoksa yaratılanı yaratandan daha iyi mi tanıyorsunuz? Dini Rabbinizden aldığınız gibi, Rabbinize emanet edemez misiniz?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.