Türkiye'nin en iyi haber sitesi
OKUR TEMSİLCİSİ İBRAHİM ALTAY

Bir akşamdı...

İşgal girişiminin en kritik noktalarından biri Boğaziçi Köprüsü’ydü. O gece köprüde bulunanlardan biri de SABAH Gazetesi Okur Temsilcisi İbrahim Altay’dı. Altay, yaşadıklarını ve milletin kahramanlıklarını kaleme aldı

Kardeşim aradı "Çocukları alıp bize götüreyim mi" diye sordu. "Hayırdır" dedim. "Ben Üsküdar'dayım.
Köprüyü kapatmışlar, Pendik'ten tanklar yola çıkmış, darbe olabilir."
Saat 23.00 sularıydı...
Hızlıca haberleri inceledim.
Başbakan canlı yayınlara katılıp bunun bir "kalkışma" olduğunu açıklamıştı. Cumhurbaşkanı henüz ekrana çıkmamıştı. Bu yüzden yapılacak en doğru şeyin Kısıklı'ya gitmek olacağına karar verdim.
Arabamı Emniyet Mahallesi'nde bırakıp ara sokaklardan yukarıya doğru yürümeye başladım. 70'li yaşlarında, bastonuna dayanmış olarak yürümeye çalışan aksakallı bir amca ile karşılaştım. Koluna girmek istedim. "Yardıma ihtiyacım yok, sen acele et" diyerek kızdı bana.
Hızlı adımlarla Kısıklı meydanına ulaştığımda Üsküdar'dan gelen yol belediye otobüsleri ile kapatılmıştı.
Ümraniye'den gelen yol da kapalıydı. Üsküdar tarafında henüz 100 kişi kadar vardı. Tanıdıklarını arayarak herkesi "Reis'in evinin önünde" toplanmaya çağırıyorlardı.
Kardeşim diğer tarafta daha büyük bir kalabalığın bulunduğunu söyledi.
Bu sırada barikatta bulunan polisler çatışmaya hazır bir şekilde bekliyordu. Kulak verdim; teröristler geldiği takdirde orada bulunan insanları nasıl koruyacaklarını tartışıyorlardı.
Bu sırada insanlar üçer beşer kişilik gruplar halinde gelmeye devam ediyordu.
00.30 sularında meydan coşkuyla dalgalandı.
Cumhurbaşkanı nihayet ekranda görünmüş ve insanları memlekete sahip çıkmaya çağırmıştı. Kalabalığın heyecanı ve adanmışlığı katlanmıştı. Çok değil 15 dakika içinde bütün mahalle bir insan seli olup Kısıklı'ya akmıştı.
İnsanların gözlerine baktım; korkudan eser yoktu.

NAMUS GÜNÜDÜR

Mesajlaşma gruplarında arkadaşlar köprüde insanların üzerine ateş açıldığını yazıyorlardı. Hızlıca eve uğrayıp ailemle vedalaştım. Çocuklarımı uyandırıp öptüm; ne olursa olsun korkmamalarını ve annelerinin sözünden çıkmamalarını tembih ettim. Dokuz yaşındaki oğluma "Annene bir şey olursa ailenin reisi sensin" dedim. Anladı mı bilmiyorum ama olgunlukla karşıladı.
Unutmadan... Eve doğru yürürken kuytu köşelerde gizlenmiş karanlık yüzlü bazı kişiler kalabalığı "Zeynep Kamil'de bomba patlamış, burada da patlayacakmış, sakın gitmeyin" diyerek korkutmaya çalışıyorlardı. İnsanlar "Korkuyorsan sen gelme, biz zaten ölmeye gidiyoruz" diye bağırarak bu kişileri azarlıyor ve kovalıyorlardı. Yayında olan Melih'i (Altınok) bu bozgunculardan haberdar ettim.
Altunizade bağlantısından köprü yoluna girdim.
Hemen yanımda 30'lu yaşlarında bir karı koca... Az ilerimde bozkurt işareti yaparak ve tekbir getirerek koşan iki delikanlı. Arkamda mini etekli bir kadın ve onun punk sevgilisi. Mahallenin taksicisi, mobilyacısı, telefoncusu, berberi, fırıncısı, tütüncüsü... Selamsız'ın çingeneleri.
Anadolu yakasının 'apaçi'leri. Akıncılar, abdallar, bacılar, dervişler; hepsi oradaydı. 'Namus günüdür' deyip koşmuşlardı.
Yeter ki bu millete azizliğini ve ferasetini ispat edecek bir fırsat verilsin.
Köprüye doğru yürüyordum. İnsanları gördükçe gözlerim doluyordu. Bir yandan da olup biteni onuruma yapılmış bir hakaret sayıp öfkeleniyordum. Silah seslerini duyuyor fakat bir şey hissetmiyordum. Kendi kendime "Kabe'yi sahibi korur; ben develerimden mesulüm" diyordum.
"Gerekirse sizi denize dökeceğiz, fakat biz bu köprüden geçeceğiz" diyordum.

DELİRMİŞ BUNLAR DELİRMİŞ

Takviye asker getiren bir araç belli ki "Ne olursa olsun, durmayacaksın" emri almıştı. Bütün engelleme çabalarımız sonuçsuz kaldı; hatta ezilmekten metrobüs yoluna atlayarak kurtuldum. Bu sırada sol taraftan, muhtemelen alttaki kışladan, bir tank çıktı; barikat kuran askerlerin arkasına geçip namlusunu bize doğrulttu. Hemen peşinden kirpi benzeri bir askeri araç... Ta ta ta ta ta...
Korkutmak için havaya ateş açıyorlar diye düşündüm.
İnsanlar etten, kemikten ve ruhtan bir kale örmüştü.
Ancak otobüs durağının olduğu yere kadar ilerleyebildim.
Kalabalığın her hamlesine köprüdeki teröristler ateşle karşılık veriyordu. Ateş açılınca yere yatıyor; sesler susunca kalkıyorduk.
Köprüye ilk gelenlerden olduğunu söyleyen bir genç; ateşin öldürmek maksadıyla açıldığını söyledi. Onlar 11.30 gibi gelmişlerdi ve arkadaşları vurulmuştu. "Kaç kişi" diye sordum. "Çok abi çok" dedi. "Delirmiş bunlar delirmiş" dedi.
Haklı olduğunu anlamamız uzun sürmedi. Kurşunlar sağımızda solumuzda uçuşuyor; çevremizdeki araçlara ve insanlara isabet ediyordu. Kalkıp önce kendimizi, sonra çevremizde yaralı olup olmadığını kontrol ediyorduk.
O gecenin tarihini yazanlar motosikletlerin yaralıların taşınmasında oynadığı rolü de anlatacaklardır. Onlarca kişi ambulansa ya da hastaneye kurye motorlarıyla, yarış motorlarıyla, mobiletlerle taşındı. Çünkü Çengelköy, Beylerbeyi hattı işgalciler tarafından kesilmişti. Ambülanslar olay yerine intikal edemiyordu. Yaralananları motorcu dostlarımızın sırtına bağlayıp gönderiyorduk. Bazı yaralıları mevzii terk etmeye ikna edemiyorduk. Kurşun boynunu sıyırmış olan bir abimiz, büyük bir sükunetle durağın basamaklarına oturmuş; olup bitenleri seyrediyordu. Ne kadar dil döktüysek de dinlemedi. Bir başkası eli telefonunda durmadan olup bitenleri kaydediyordu. Zorla köprünün altına indirdik.
Teröristlerin her yaylım ateşine halk "Yuuuh" diyerek karşılık veriyordu. Bazen yaralılardan, bazen yakınlarından feryatlar yükseliyordu. Sonra o feryatlara tekbir sesleri ekleniyordu. Ağlayan tek bir kişi bile görmedim

ALLAH RAHMET EYLESİN

O gece beş saatliğine de olsa savaş olan bir ülkede yaşayanların neler hissettiğini anladık. Üzerimizden jetler uçtu. Ağır ve hafif silahlarla üzerimize ateş açıldı. Fakat insanımız kaçanlardan, korkanlardan olmadı. Bir adım dahi geri atmadı. İşgalciler teslim olana kadar mahallesini, sokağını, yolunu, köprüsünü terk etmedi. Ertesi gün civardaki hastaneleri dolaştım. Kan ihtiyacı olup olmadığını sordum. Konuşmaları dinledim.
Çengelköy'den ve Boğaziçi köprüsünden 'kurşun yarası' ile getirilen kişilerin sayısı 200'ün üzerindeydi. İstihbarat şefimiz Hayrettin Bektaş bana sadece köprüde dokuz insanımızı kaybettiğimizi söyledi. Aralarında Erol Olçok ve oğlu Abdullah da vardı. Allah hepsine rahmet eylesin.
Köprü trafiğe açıldığında karşıya geçerken Safiye Ayla'nın sesini sonuna kadar açtım: "Dikensiz gül olmazmış, çilesiz gönül Ayşem." Doğruca gazeteye geldim.
Askerliğimi yedek subay olarak yapmıştım. Terhis olurken teğmen rütbeli üniformamı 'Allah göstermesin, memleket işgale uğrarsa giyip cepheye giderim' diye yanıma almıştım. Olaylar yatışınca depodan çıkarıp askıya astım.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA