Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Geçtiğimiz hafta, Ankara Güniz Sokak'taki evinde, Süleyman Demirel'in ziyaretine gittim. Son aylarda, ona karşı içimde giderek derinleşen bir hasret hissediyordum. Bazı fikir ayrılıkları bir yana, kendisiyle, uzun yıllara dayanan yakın bir dostluğumuz var. Siyasette de, az şey paylaşmadık. 12 Eylül sonrasındaki mücadelesinde beraberdik. O, "Bir Bilen"di. Kitlelerin "Babası"ydı. Sadece 12 Eylül'de değil, Adalet Partisi Genel Başkanı olduğu günlerden beri yakındık. Çünkü, aynı zamanda Demirel, baba dostuydu. Biz, İstanbul'da Çiftkurt apartmanında otururken, ziyarete gelmişti birkaç kere. Beni, Notre Dame de Sion üniformasıyla hatırlar. Sonra Kemal Ilıcak'ın eşi olarak bu birliktelik sürdü gitti. Acı, tatlı günlerimiz oldu. Mağlubiyetlere üzüldük, seçim zaferleri bizi sevindirdi.
27 Mayıs darbesini takip eden seneler, büyük zorluklar yaşandı. Demirel'in temsil ettiği camia, yani bizler, itilmiş, kakılmıştık. Askeri vesayet, bütün ağırlığıyla siyasetin üzerine çökmüştü. Demirel, bu vesayete karşı, imkân bulduğunda mücadele etti. Gerektiğinde, ana prensiplerden taviz vermeden, bir iki adım geriledi; sonra yeniden hamle yaptı.
İki olay hatırlatmak isterim:
16 Mart 1966'da, Genelkurmay Başkanı olan Cemal Tural, parti başkanı gibi davranmaya başlamıştı. Yurt gezilerine çıkarak, devlet kurumlarını, hatta özel sektörü teftiş ediyordu. Onun bir darbe hazırlığı içinde olduğuna dair duyumlar alınıyordu. Demirel, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'la anlaşarak, Tural'ı azletti. Tural, Mart 1969'da Askeri Şûra üyesi yapılarak kızağa çekildi; 3 ay sonra da emekliye sevk edildi.
Bir başka örnek de, Fahri Korutürk'ün cumhurbaşkanlığına getirilmesidir. Demirel, o meşhur "Dün dündür, bugün bugün" sözünü, mürai, yani riyakâr olduğu için değil, reel politika adına sarf etmişti. O günlerdeki gelişmeleri gözden geçirelim: 12 Mart 1971'de, muhtırayla, Adalet Partisi hükümeti iktidardan uzaklaştırılmıştı. Ara rejim, 1973'e kadar devam etti. O sırada Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın görev süresi sona erdi. Org. Faruk Gürler, Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa ederek, Cumhuriyet Senatosu'na kontenjan üyesi oldu. Böylece, cumhurbaşkanının parlamento içinden seçilmesi şartı yerine gelebilecekti. Herkes, Genelkurmay Başkanlarının cumhurbaşkanı olma geleneğinin devam edeceğini sanıyordu. Askerlerin baskısı had safhadaydı. Milletvekilleri de arka planda Gürler'e destek vaad ediyordu. Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit, gizli bir görüşme yaptılar. Fahri Korutürk'ü destekleme kararını aldılar. O da bir askerdi ama, ılımlıydı. Hem de eski bir Genelkurmay Başkanı değildi. Ecevit ile toplantı sonrası gazeteciler Demirel'i ayaküstü yakaladılar; böyle bir görüşme yapıp yapmadığını sordular. O da, doğal olarak hadiseyi gizledi. Sonra mutabakat meydana çıktı. Bu defa, basın mensupları neredeyse Demirel'den hesap sordular. "Dün, bize böyle konuşmamıştınız" dediler. O da, "Dün dündür, bugün bugün" cevabını verdi. Neticede, üniformalı subayların parlamento localarını doldurmasına rağmen, Faruk Gürler seçilemedi. Askeri vesayet büyük bir darbe aldı.
Zaten Demirel 12 Eylül'de de müthiş bir mücadele vermişti. Zincirbazon'dan bana yazdığı mektupları, kendi düşüncem gibi sütunuma aktarıyordum. Böylece Demirel'in sesi kitlelere ulaşabiliyordu.
Bütün bunları, askeri vesayetle sadece günümüzde mücadele edilmediğini anlatmak için yazdım. Demirel'le Güniz Sokak'ta sohbet ederken, geçmişin bir muhasebesini yaptık. Dedi ki: "Zor günlerdi... Selin önünden kütük kopararak hizmet ettik."
6 Eylül 1987'deki siyasi yasakların kaldırılmasına ilişkin referandumu hatırladık. Özal'ın "Hayır" kampanyasını... Kıl payı kazanılan zaferi... Sonra bizim evde kutladığımız Mavi Gece'yi. (Turuncu "Hayır"ın, Mavi "Evet"in işaretiydi)
Demirel'in gözleri daldı. Referandumda "Evet"lerin kazanmasının önemini bir kere daha vurguladı: "Özal, beni silmeye kalkıştı. Eskiler gelirse terör yeniden hortlayacak propagandasını yaptı. Ama evet çıkması, halk iradesinin tazelenmesi açısından önemliydi. 12 Eylül'de halk iradesi hiçe sayılmıştı. Millet, iradesine, siyasi hakları iade ederek sahip çıktı."
Demirel'in kapısı her zaman açık olmuştur. Ona daima herkes kolayca ulaşabilmiştir. Zaman zaman telefon açtığınızda, ahizenin ucunda onun sesini duyardınız. "Buyrun ben Süleyman Demirel..."
Şimdi de Güniz Sokak'ta, eski evinde, halkla iç içe yaşıyor. Tez zamanda bir daha buluşmak üzere vedalaşırken, her politikacının kulağına küpe olması gereken şu cümleyi sarf etti: "İktidar gelir geçer. Ama geçtikten sonra kamuyla ilişkileriniz nasıl olacak? Ben sokağa 20 metre mesafede oturuyorum. Bilerek kimseye kötülük yapmadım; haksızlık etmedim. Bu yüzden, vatandaşın bağrında, içinde yaşayabiliyorum."

***

Demirel'in Güniz Sokak'taki evinin tam karşısında Hacı Arif Bey Lokantası vardır. Ankara'nın belki en iyi kebapçısı. Önce Demirel'e gider, sonra karşısındaki lokantada bir kebap yerdim. Bu defa da öyle oldu. Aşçıbaşı benim için üzerine "Nazlı" yazdığı bir de pide hazırlamış. Müthiş bir ilgi. Özenli bir ikram. Sadece bana değil herkese...
***


Demirel'in Güniz Sokak'taki evinin alt katı çalışma odası. O gün tam bir nostalji yaşadım. Gene kütüphanede kitaplar, gene önündeki masada yayılmış halde duran son çıkmış eserler. Az buluşmamıştık bu odada. Üzerinde Demirel antetli küçük bloknotlara az not tutmamıştım. Çoğu zaman kâğıt kalemsiz gider, not defterini Demirel'den alırdım. Sigara içmezdi; ama, önünde rahatça sigara içerdim. Saygısız mıydım? Hayır... O çok hoşgörülü bir insandı. Hatta bir gün, Ramazan ayında, oruçluydu; ben oruç tutmuyordum. "Kahve içebilir miyim?" dedim. Hemen ikram etti. Bir de gönlümü aldı: "Ziyanı yok sen seferisin" dedi.

YAZARIN BUGÜNKÜ DİĞER YAZILARI
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER