Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Taraf'a döndü Murat Belge. Çok iyi oldu. Böylece, daha ilk gününden başlayarak yaptığı gibi, sol hakkındaki görüşlerini, düşüncelerini okuyacağız. Belge'nin görüşlerinin kıymeti bir yana, doğrudan sol hakkında yazı yazılması bana başlı başına önemli bir konu olarak görünüyor. Çünkü, pazar günkü yazısında belirttiği gibi, galiba yakın tarihin hiçbir döneminde sosyalistlerle kitleler arasındaki bağ bu ölçüde kopuk olmamıştı. Belge, haklı olarak "aslında yok böyle bir bağ" diyor. Sosyalistlerle kitleler arasındaki "bağsızlık", kopukluk bir vakıa ama bence sosyalizm konusundaki düşünce üretimi faaliyeti de hayli zayıf. Zaten eğer o merkezde bir etkinlik, canlılık olsaydı, diğeri de bu derecede vahim noktada bulunmazdı. Asıl sorunun bu olduğu kanısındayım.

***
Nedenini, Belge, çok çarpıcı bir noktadan hareket ederek ele alıyor: İşçi sınıfı ve sol düşüncede ona atfedilen önem. Solun bizdeki temel kabullerinden biri işçi sınıfının olmaması: Sanayi devrimini yaşamadığımız için bir işçi sınıfı da oluşmadı! Bu yorum veya hareket noktası çok dramatik bir sonuç türetiyor ki, o da sosyalist camia veya düşüncenin ikinci temel kabulünden kaynaklanıyor: "işçi sınıfı tanımı gereği devrimcidir." Eh, "tanımı gereği" devrimci olan bu sınıf olmadığına göre sosyalizm de söz konusu olmaktan çıkıyor.
Belge'nin itirazı bu algılamaya dönük. Hiçbir şeyin hayatta "tanımı gereği" bir özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağını vurguluyor. Öte yanda, asıl can alıcı nokta şu: 21. yüzyılda işçi sınıfı, işçi ne demektir, kimdir, ne yapar, potansiyeli nedir?
Belge, sosyalist bir tasavvuru diri tutmak maksadıyla farklı bir saptamada bulunarak, bir işçi sınıfının olup olmamasının değil, önem taşıyan konunun, niteliği ne olursa olsun, bir "sınıfın" mevcudiyeti olduğunu belirtiyor. Eğer öyleyse, ben, bir sosyalist olarak, o sınıf kavramıyla iç içe geçmiş tahakküm durumu üstünde düşünmek zorundayım. Maksadım da o tahakküme son verecek düzenin nasıl oluşacağı üstünde düşünmektir.

***
Gerçekten de asıl sorun bu. Çünkü 21. yüzyılda, 1848'in şartlarını taşıyan bir proletarya bundan sonraki teknoloji- egemen dünyada olmayacak. Komünist Manifesto'nun o sınıfa atfettiği işlev de, bundan sonra, o günkü dinamikler içinde söz konusu olmayacak. O zaman geriye çok önemli bir soru kalıyor, bundan sonra bir sosyalist düzen neye dayanarak inşa edilebilir? Ve onu kim inşa edecek, taşıyıcı elemanı, itici gücü ne olacak o yeni oluşumun?
Bu sorunun yanıtı elbette önemli. Çünkü, bizatihi sorunun kendisi dar anlamda bir sınıf temeline oturmuş, taşıyıcı unsuru (proletarya) ve onun, haydi diktatoryasını demeyelim, hâkimiyetini tesisle mükellef bir aracı (parti) devre dışı bırakıyor.
Bu, teknolojik bir sonuç olmaktan ziyade Bad Godesberg'den beri gelen bir entelektüel tercih olarak kabul edilebilir. Nitekim 1959 tarihli Alman Sosyal Demokrat Partisi Manifestosu bu maksatla sosyalizme farklı temellerden gelinebileceğini ifade ediyordu. Bunlar klasik felsefe, Hıristiyanlık düşüncesi ve hümanizma olabilirdi. Burada önemli olan nihai maksattı: Sömürünün olmadığı, tahakkümün bulunmadığı bir dünyanın kurulması.
Proletarya öncelikli bir modelden daha zordur böyle bir dünyanın kurulması. Neden zor olduğunu bir sonraki yazıda açıklayayım.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER