Türkiye'nin en iyi haber sitesi

1991'de Kültür Bakanlığı'na Danışman oldum. Daha ilk gittiğimiz gün "çalıntı eserler"le ilgili tartışmalar, belli bir sayı ve bir liste vardı. Bakan müfettiş soruşturması açtırdı. Liste kabardı, büyüdü fakat fazla bir şey yapılmadı. O arada bir diğer konu yurtdışına kaçırılmış eserlerdi. Davalar, kovuşturmalar ve görüşmeler sonucunda o eserlerin bazıları geri alındı.
Her iki konu da uzun süre sessiz kaldıktan sonra Ertuğrul Günay'ın Bakanlığı sırasında yeniden gündeme oturdu. Günay çalıntı ve kaçak işlerin üstüne gitti. Belli sonuçlar elde etti. Bana kalırsa tutumu ve tavrı özünde doğru ama yönteminde nispeten yanlıştı.
Fakat bir de yurtiçindeki müzelerden çalınmış, piyasada, müzayedelerde satılmış yapıtlar var ve konu çok can yakıcı biçimde ortada. Bu konuda çok şey söyleyebilirim. Yıllardır çok farklı düzeylerde konuyu izledim.

***

Piyasada böyle bir gerçeğin olduğunu kim nasıl inkâr etsin? Şunun şurasında son 20 yılda tablo dediğimiz "nesne" anlam ve değer kazandı. Bir piyasaya sahip oldu. Ondan önce henüz tarihini hiç bilmediğimiz biçimde bu işler eskicilerde alınıp satılır ve en fazlasında insanda hoş duygular uyandıran "resimler" olarak değer taşırdı. Sonradan parasal bakımdan büyük hacimler kazandı.
O kadar ki, Ankara'da Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, bakanlık yöneticilerinin odalarını ve bazen de binaları bu yapıtlarla donatırdı. Hatta o yöneticilere bazen resim hediye edildiği söylenirdi. Hiçbiri anlam ifade etmezdi. Çünkü, dediğim gibi, bir bilinç yoktu, o olmayınca sağlam bir envanter, yani kayıt söz konusu değildi. Müzeler kevgir gibiydi. Elbette bu resimler dağılıyor, piyasaya intikal ediyor, yerlerine de sahteleri konuyordu. Ankara'da o bahsettiğim yıllarda Azeri bazı ressamların "kiralanarak" onlara resim "yaptırıldığı" hafızamdadır. Ne yapıyorlardı, bilen yok...
O kaçırılmış, o sahte resimler kuşkusuz belli ellere geçti ve belli mekanizmalar içinde el değiştirdi. Başlı başına onlardan müteşekkil bir piyasa oluştu denirse de şaşırmam. Ama bu elinde o resimlerden bulunan herkesin hırsız ve o "şebeke"nin elemanı olduğu anlamına gelmez.
***

Nasıl gelebilir ki?... Söz konusu resimlerden bazıları müzayedelerden alınmış. Resimler müzayedelere çıkmadan önce yasa gereği doğrudan Kültür Bakanlığı'na işlem görmesinde sakınca olup olmadığı sorulmuş, o da yoktur demiş, yazılı belgelerle. Resimlerin çoğu müzayede kataloglarında yer almış.
Yasalara göre bütün bunlardan sonra da bir nesnenin çalıntı olduğu ortaya çıkınca el koyuluyor. Aylar önce müfettişler geldiğinde sahip olan kişiler yapıtları iade etmeyi önermiş, kabul edilmemiş, beklemeleri söylenmiş. Sonradan evleri, ofisleri basılıyor. Televizyonlarda eroin baskınlarının filmleri gösteriliyor, şahısların adları veriliyor. Bu olacak şey değil...
Açık ve ağır hukuk ihlallerini bir yana bırakalım. Zaten kabul edilemezler. Ama beni ilgilendiren bir yanı daha var işin. Hiç o kültür ve estetikle ilgili olmasam da bu yöntemler Türkiye'de çok muhtaç olduğumuza inandığım koleksiyonerlik kurumuna ağır baltalar indiriyor.
Türkiye 1980 kuşağı koleksiyonerlerinin tamamını yitirdi. O dönemin büyük birikimleri sonradan yok pahasına devlet kurumları aracılığıyla satıldı. Yazık oldu. Yoksa bu alanda bugüne değin çok yol alınabilirdi. Şimdi bir daha milyonlarla dolarlık yatırım yaparak müzeler kurma çabasına da girişmiş kişilere birkaç yüz bin liralık yapıtlarla adeta "kalıcı" biçimde sahtecilik suçlamasında bulunmanın anlamı yok. Sahtecilik ve hırsızlık oldu ve var! Ama bu gerçeğin hukuk dairesinde takibi ayrıdır, hukuk ihlaline sebep olması ayrıdır.
Sapla samanı ayırmak gerekmez mi?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER