Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Önce bir gözlem: televizyonlarda bazen Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri ile yapılmış görüşmeleri izliyorum. Bu kişilerin mutlaka üst düzey yönetici olması gerekmiyor. Bazı mahalli din görevlilerinden de görüş veya açıklamalar alınıyor. Hepsinde konusuna derinden bir vukuf, hâkimiyet ama hepsinden önemlisi dikkate değer bir ciddiyet ve vakar görüyorum. Her şeyin birbirine girdiği, karıştığı, ağırbaşlılık kavramının gitgide hayatımızdan çıktığı bir dönemde bunu son derecede önemsiyorum. Diyanet'in mensuplarına bir kurum ve meslek bilinci verdiğini gösteriyor ki, din konusunda önemli bir husustur bu.
Söz konusu tutum Diyanet İşleri Başkanı'nın tavrından da kaynaklanıyor. Bu kurumun başına daima işini iyi bilen, vazifesinin şuurunu müdrik, yüksek seviyede kişiler geldi. Bunu da bunca karmaşanın yaşandığı bir toplumda üstünde durulması gereken bir unsur olarak kaydediyorum. Başkanları o konuma hazırlayan kurumların, aşama ve evrelerin bu bakımdan ayrıca irdelenmesi gerekir.
Bütün bunlar iyi, güzel, etkileyici. Ne var ki, Diyanet İşleri ile ilgili temel sorunu ortadan kaldırmıyor. Bunların ilki, eski bir tartışma: laik devlette bu kurumun taşıdığı özellikler. Bilhassa "devlet kurumlarından" biri olması. Elbette dikkatten kaçırılmaması gereken bir nitelik bu. İştar Gözaydın'ın bu konuda yazdığı Diyanet: Türkiye Cumhuriyetinde Dinin Tanzimi isimli kitabı tüm dinamikleri, vektörleri yerli yerine oturtuyor. Bir dönem çok tartışılan bu konuda hâlâ gidecek çok yolumuz var ama ilginç olanı artık kimsenin bu meseleyle ilgilenmemesi.
İkincisi, gene bu niteliğinden ötürü DİB'in din alanında tartışmalı, çekişmeli konularda aldığı tavır. O konularda DİB, hâkim devlet ideolojisinin mantığı dışına çıkamıyor. Yanlış anlaşılmaları bertaraf ederek belirteyim ki, gene o konularda DİB devletin en devletçi, hatta daha ileri giderek söyleyeyim, en Kemalist kurumudur. Hazırlanış mantığına hâlâ en ciddi şekilde sadakat gösteren kurumlardan biridir ve bu açıdan bakınca ortaya ilginç bir sonuç çıkıyor: devlet idaresine hâkim partilerden, yönetimlerden bir tanesi bile o kuruluş mantığının dışında hareket etmemiştir.
Bu durumun en ileri derecede geçerli olduğu konu Alevilerdir. Geçenlerde Dİ Başkanı Mehmet Görmez Beyefendinin Aleviler'le ilgili bir açıklamasını dinledim. Son derecede makul, bu konudaki tartışmaları ortadan kaldırmayı amaç edindiği besbelli sözler ediyordu. Büyük saygıyla izledim. Ne var ki, aradan geçen birkaç gün içinde DİB'in yayınladığı Türkiye'de Dini Hayat adlı araştırmayı basında takip ettim. Türkiye'deki mezhep dağılımını gösteren bir inceleme var ve bu mezhepler içinde Aleviler yok.
Bu kadar hassas bir konuda böyle bir sonuçla karşılaşmaktan rahatsızlık duymamak mümkün mü? Alevilerin ifade ettiği nüfusla devlet sayımlarındaki nüfusları arasında zaten orantısız bir fark varken şimdi bir de bu mezhep mensuplarının Türkiye'de hiç mevcut değilmiş gibi gösterilmesi aklın alacağı bir şey değil.
Buna dönük bir açıklama elbette verilebilir, DİB de yapacaktır o açıklamayı. Belki ben de gözden bir şey kaçırmışımdır. Fakat hiçbir açıklamanın bu "saymama" sorununu gidereceği kanısında değilim. Hatta o açıklamaların getireceği, "din kardeşi" olmak türünden yaklaşımların da tıpkı "hoş görmek" gibi bir yukarıdan bakışın, bir "cam (görünmez) tavan" oluşturmak türünden sakıncalar içerdiği kanısındayım.
Açıkçası, devlet kararlı şekilde Alevi gerçeğini kabul edip benimsemeli ve Alevileri demokrasinin Kürtlerle birlikte vazgeçilmez iki unsurundan birisi telakki etmelidir. Saymamak Türkçede hem saygı göstermeme, dikkate almama anlamına gelir hem de matematik bir işlemdir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER