YAZARA MAİL GÖNDER Beş K-İki B

YAZARLAR

Arife günü sayılması gereken Çarşamba günü içinde neredeyse kimselerin olmadığı üniversitedeki odamın penceresinden akşam üstü baktığımda gördüğüm çılgınca bir tutkuyla tatil yerlerine koşan insanların yarattığı korkunç araba kuyruklarıydı. Trafik kilitlenmiş, kuyruk uzamıştı. Biraz daha bekleyip arabaya bindim, ters istikamette sürmeye başladım. Bu defa bomboş, terk edilmiş, hüzünlü bir kent buldum.
Dün sabah arabaya binip üniversiteye giderken de yollarda sadece ben ve belediye otobüsleri vardı. Şehir bomboştu. İstanbul, Temmuz güneşi altında, esen poyrazın nemi savurup dağıtmasıyla, pırıl pırıldı. Tepebaşı'ndan Haliç'e inerken önüme çıkan eşsiz görüntü, klasik İstanbul siluetini bir yandan Topkapı Sarayı'na diğer yandan Bulgar Kilisesi'ne doğru çekiyordu. Ortada muhteşem Süleymaniye, Pantokrator Kilisesi ve Valens su kemerleri vardı.
O zaman düşündüm, kent hayatı gerçekten bu derecede sıkıcı ve ilk fırsatta terk edilmesi gereken bir hayat mıdır diye...
Bana göre, hayır. Yıllar yılı bu nedenle yaz aylarında tatile çıkmadım. Boş kentte, gündüzleri daha tenha bir ortamda işimi yaptım, yaz kafelerinde yaşadım. Öyle değilimdir ama bir 'kent romantiği' gibi sürdürdüm zamanı. Geceleri ise büsbütün boşalmış sokaklarda bütün bir kentin ev içine dönüştüğünü düşünerek, ayak seslerimi dinleye dinleye, bazen nem ve sıcaktan bunalsam da, kediler ve çöp tenekeleri arasında yürüdüm. Bu saatlerde insanın başka hiçbir zamanda olmayacak kadar kendisine döndüğüne inandım. Sonra kent sabahlarının tazeliği, heyecanı...
Zamanla şehir dışında yaz geçirmekten de hoşlandım. Bunun nedeni denizdir. Çok yazdım onun enginliğine kendimi bıraktığım zaman yaşadığım duyguları. (Bu nedenle bu yılın yaz şarkısı olarak artık hiç kimsenin hatırlamadığı Charles Trenet'nin La Mer (Deniz) isimli parçasını seçtim...) Kırlardan, sarı ve yanık renkleriyle hoşlandım. O boşluk duygusunun bir erinç getirdiğini fark ettim. Yeşil çevredense hiçbir zaman hazzetmedim. Kırların 'sarı sıcak' boşluğunu kentlerin her zaman vurgunu olduğum alanlarına, açıklıklarına benzettim. O zaman anladım ki, içimde hiç dolmayan bir boşluk duygusu taşıyor ve onunla yaşıyorum. Bir de elbette antikitenin unutulmuş, yıkıntılara dönüşmüş eski kentleri. Oralarda bulduğum haz hiçbir şeyde yoktur. Velhasıl, Akdeniz önemlidir.
Gene de kentleri vazgeçilmez bulurum. Her bakımdan. Fakat öncelikle kültür demektir kentler. Hayatın 'doğa mı kültür mü' diye ayrıldığı her yerde ben kültürden yanayımdır. Dolayısıyla formülüm şudur: kent, kültür demektir. Kültür ise kentte konser, kitapçı, kafe ile üretilir. Yani, ben Beş K formülüyle yaşadım.
Şimdi bayram. Yaz. Tatil. Tam kent zamanı. Tam İstanbul zamanı. İstanbul da İki B formülüyle yaşanır: Boğaz ve Bizans. Yani, en yeni ve en eski İstanbul. Ortasında muhteşem Osmanlı yer alıyor. Fakat maalesef İstanbul'un çevresini tanımıyor ve yaşamıyoruz. O nedenle de ilk fırsatta şehri terk etmeyi marifet sayıyoruz. Halbuki Kuzey Doğu ve Kuzey Batı aksında müthiş bir coğrafya söz konusu. Eğer oraları kullanmayı başarırsak İstanbul'un 'içini' daha fazla yaşamayı da başaracağız.
Herkese iyi bayramlar, iyi tatiller...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.