Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Türkiye’de koleksiyonerlik

Türkiye’de modern galericiliğin kesin olarak ‘duayeni’ ve işini en üst seviyede ciddiye alan Yahşi Baraz, daha önce yayımladığı ve hepsiyle yakın ilişkimin olduğu kitaplarına bir yenisini ekledi. Bu da diğerleri kadar görkemli bir yapıt. İki büyük, kalın ciltten oluşuyor ve Türkiye’de Sanat Koleksiyonculuğu başlığını taşıyor. Kitapları Oğuz Erten yayıma hazırlamış. Şunu belirteyim ki, önümüzde duran kitap bu konuda yapılmış ilk çalışmadır

Koleksiyonerliğin tarihi eskidir. Hayli eskidir hatta. Erin Thompson'un geçen yıl yayımlanan ve zevkle okuduğum Possession: The Curious History of Private Collectors from Antiquity to the Present (Mülkiyet: Antikiteden Bugüne Özel Koleksiyonerlerin Meraklı Tarihi) kitabından bunu öğreniyoruz. Şaşırtıcı bir tarih elbette bu. Neticede 'toplamak', geçim ve kullanma gibi dürtülerin dışında, sadece zevk için biriktirmek, insana özgü bir duygu. Bunun da çözümlemesi yapıldı. İnsan neden koleksiyon yapar sorusuna elbette Freud beklendiği gibi bir cevap veriyor, onu cinsellikle ilgilendiriyor. Bunun çok güçlü bir cevap olmadığını söylemek çok zor. Neredeyse ötesine geçilmemiş bir yanıt.
Freud'a göre toplamak, biriktirmek bir anal dönem sorunudur. Çocuk tuvalet alışkanlığını edinirken kendi bedeninden çıkıp kaybolan, yitip giden şey karşısında bir travma yaşar. Bir şey kendisinden kopmuş ve yok olmuştur. Toplamak, biriktirmek, o yitip giden şeyi yerine koyma tutkusundan kaynaklanır, kendisi de hırslı ve tutkulu bir koleksiyoner olan Freud'a göre. Daha sonraki dönemlerde geliştirdiği bazı başka kavramlar ve değerlendirmeler, dolaylı da olsa, gene koleksiyonerlikle birleştirilir. Örneğin fetişizm bunlardan biridir. Fetişizmi de Freud, hadım edilme (kastrasyon) korkusuyla açıklar. Bu defa yitip gitmiş bir 'obje'nin yerine konması çabasıdır sürdürülen. Bu karmaşık mekanizma içine 'voyorizm'i (röntgencilik) alacak şekilde katmanlı, iç içe geçmiş dalgalar halinde büyür, genişler.
Benjamin ise, her nedense, sanki başka hiçbir metin yokmuş gibi, koleksiyonerliğin her söz konusu edildiği yerde anılan denemesinde, Eduard Fuchs: Koleksiyoner ve Tarihçi isimli bu konuya değinir.
Fuchs bir siyasal sürgündür, tıpkı Benjamin gibi; Paris'te bulunmaktadır, tıpkı Benjamin gibi; sosyalisttir, tıpkı Benjamin'in kendisini sandığı gibi. Zamanla koleksiyonerliğe başlamıştır, karikatürler ve 'erotika' biriktirmektedir. Benjamin konuyu uzun boylu ele alır ama koleksiyonerliğin tanımını da yapar elbette.
Ona göre bu insanlar 'burjuvadır, fetişistiktir, antikacıdır (antiquarian) ve hepsinden önemlisi kavramın gerçek manasında tarihsel maddecidir'. Tabii, Benjamin kısa bir ömür sürdü. Bu konuyu da sadece Fuchs gibi birisini gözlemleyerek ele aldı. Resim ve sanat piyasasından haberi yoktu.
Benjamin'in bu konuya değindiği bir başka yazısı, öyle, her zaman denemeler yazdı, asla 'bilimsel' bir çalışma çıkaramadı ortaya, kendi çevresinde bile bu nedenle eleştirildi, Kitaplığımı Yerleştirirken (Unpacking My Library) başlığındadır. (Tüm bu yazıları aklımda kaldığı halleriyle ele alıyorum. Çünkü tam şu sıralarda, ben de kitaplığımı 'toplamış', tüm kitaplarımı sandıklara doldurmuş, taşınma hazırlığı içindeyim.)
O yazısında da kitap 'toplama'nın daha doğrusu 'toplanmış' kitapların anlamı üstünde düşünür. Kitaplar onu geçmişe bağlayan birer 'kapı'dır. Her kitap bize kokusu, ait olduğu kent, okunduğu iklim koşullarıyla falan birlikte gelir. Yolculuk etmişsek onunla, bize yolculuğun anılarını çağrıştırır. O derecede kişiseldir bir kitap.



HURDA FİYATINA KOLEKSİYON
Ama Benjamin bu duygusal (ki, daima çok duygusal biridir, bu 'gezgin Yahudi') yaklaşımının ötesinde çok somut ve nesnel bir saptamada da bulunur.
Der ki, koleksiyon daima kişiseldir. O kadar kişiseldir ki, koleksiyoner öldüğünde koleksiyon anlamını yitirir. Gerçi 'toplumsal (public) koleksiyonlar'ın farkındadır. Onların ölümle kaybolmayacak bir değerleri, işlevleri olduğunu bilir. Fakat görüşünde de ısrar eder.
Belirttim. Benjamin talihsiz bir hayat yaşayıp erken öldü. 1940 yılında Nazilerden kaçarken kendisini siyanürle zehirlediğinde, İspanya sınırındaki Portbu'da, 48 yaşındaydı. O dönemde koleksiyonerlik bugünkü anlamını taşımıyordu. Arkeoloji bile henüz bilim düzeyine yeni yeni ulaşıyordu. Freud, Mısır ve Yunan objelerinden oluşan koleksiyonunu hurda demir fiyatına kilo hesabı almıştı. 1938'de öldüğünde birikimi bilimsel bir değer de taşıyordu. (Bu koleksiyon yayımlanmıştır. Sigmund Freud and Art: His Personal Collection of Antiquities isimli kitap bütün ayrıntıları verir.)
Bugünkü koleksiyonerlik İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Amerikan sermayesinin ve Amerikan 'filantropi' anlayışının devreye girmesiyledir. Amerikan düşüncesinin ve dikkatinin geliştirdiği 'kurumların' güçlenmesiyledir. Bir örnek vereyim. Bakmak Görmek Bir de Bilmek isimli kitabımda da anlattığım bir çift vardır: Herbert ve Dorothy Vogel. Adam postanede memurdur, kadın bir kütüphanede çalışır. Tek odalı bir evde otururlar. Yemezler, içmezler, giymezler. Her yere otobüs ve metroyla giderler. Paralarını biriktirirler. Sergileri dolaşırlar. Nakit parayla sevdikleri bir sanatçının yapıtını alırlar. Bu sanatçıların hepsi sonradan ünün doruğuna çıkmış, Amerikan sanatının devleri olmuş isimlerdir. Yapıtları evde koyacak yer yoktur.
Tavana kadar üst üste yığarlar. Sonunda da götürüp bir kuruma armağan ederler. Koleksiyon topluma açılır. Bugün Amerika'da görülen özel müzelerin çoğu, sadece bir örnek vereyim Guggenheim veya Broad müzeleri tamamen kişisel koleksiyonların dönüşmesiyle oluşmuştur. Burada bir tefrike gidelim. Hangi koleksiyondan bahsediyoruz? Yazıyı yazarken itiraf edeyim ki, çağdaş sanat koleksiyonerliğini düşündüm. Oysa bu işin aslı antik sanatla başlamış ve modern sanatla devam etmiştir. Fransa'daki Guimet Müzesi, New York'taki Frick Koleksiyonu (tam bir müze değildir, o nedenle müze diye anılmaz) tamı tamına böyledir.
Ama Guggenheim gibi isimler devrimcidir. Kurulu düzeni yıkmışlardır. İki nedenle. Birincisi, çağdaş yani güncel sanata yönelmişlerdir. Yani, o anda üretilen, kimsenin itibar etmediği, almadığı sanat yapıtlarını alıp biriktirmişlerdir. Böylece bir yanlarıyla Rönesans'tan beri devam eden mesenlik/hamilik geleneğini sürdürmüşlerdir. Öte yandan koleksiyonlarıyla yetinmemişler, vakıflar kurmak suretiyle birikimlerini kalıcı, güçlü birer kültür ve eğitim kurumu olan müzelere dönüştürmüşlerdir. Bugün müze denince artık iki kategori tanıyoruz. Klasik müzeler ve ÇS müzeleri. Bunların tamamı, özel veya devlete ait, bir çekirdek koleksiyonun dönüşmesiyle oluşmuştur.
Peki o zaman koleksiyoner kimdir? Bu zor soru bana sık sık yöneltilir. Cevabım basittir. Koleksiyoner belli bir döneme teksif olmuş, kişisel olarak 'kullanabilme' düzeyinin çok ötesinde, çok sayıda yapıt alan, özellikle yeni sanatçı ve yapıt keşfeden, koleksiyonunu ne pahasına olursa olsun parçalamayan yani satışa çıkarmayan kişidir. Koleksiyonerin muhakkak danışmanları olmalıdır. Koleksiyoner sezgisiyle ve sevgisiyle çalışabilir ama özünde bilgiyle çalışmalıdır. Gelecekte koleksiyonunun ayakta kalacağını bilen kişidir koleksiyoner

56 KOLEKSİYONER
Türkiye'de modern galericiliğin kesin olarak 'duayeni' ve işini en üst seviyede ciddiye alan Yahşi Baraz, daha önce yayımladığı ve hepsiyle yakın ilişkimin olduğu kitaplarına bir yenisini ekledi. Bu da diğerleri kadar görkemli bir yapıt. İki büyük, kalın ciltten oluşuyor ve Türkiye'de Sanat Koleksiyonculuğu başlığını taşıyor. Kitapları Oğuz Erten yayıma hazırlamış. Daha ileri gitmeden şunu belirteyim ki, önümüzde duran kitap bu konuda yapılmış ilk çalışmadır. Kitap iki büyük ve iç içe geçen daireden oluşuyor. 56 koleksiyoneri değerlendiriyor. Onlarla yapılmış söyleşileri içeriyor. Söyleşilerde kişiler bu işe nasıl başladıklarını, yöntemlerini ve koleksiyonlarının özelliklerini anlatıyor. Bu kitabın ilk planı ve genel özelliğidir. İkinci planda birkaç husus var. Birincisi, Oğuz Erten Türkiye'de Sanat Koleksiyonculuğu Bilinci ve Gelişimi başlıklı bir uzun sunuş yazısı hazırlamış. Bu sunuş genel çizgileriyle bizdeki koleksiyonculuk tarihinin kısa ama önemli bir özetidir. Daha ansiklopedik olduğu doğrudur. Ama elimizdeki malzeme bu kadarına izin verir. Bu aşamada daha derinlemesine bir analiz yapma olanağımız yok. Çünkü alanda yapılmış daha analitik çalışmalardan mahrumuz.
İkincisi, bizi 56 koleksiyonere götüren bölümdür. Fakat burada da bir alt bölümden söz edebiliriz. İsimlerin neye göre sıralandığını bilemiyorum. Bir açıklama yok. Bununla birlikte beni asıl heyecanlandıran o ilk kısımda Osmanlı dönemi koleksiyoncularından (ilk Halil Şerif Paşa koleksiyonu ele alınıyor) Cumhuriyet döneminin ilk koleksiyoncularına uzanan çizgideki isimlerin birikimi irdelenmesi. Bu büsbütün kayıp ve gizemli bir alandır. Şimdi oraya tutulmuş bir ışıktan bahsediyoruz.
Gene ilginç bir nokta (ve gene bir açıklama yok niçin böyle yaptığına dair) Erten önsözde de bazı koleksiyonerleri ele alıyor. Bunlar genellikle koleksiyonculuğu bilinen ve koleksiyonu dağılmış isimler. Bütün bunlar, tüm ayrıntı eksiğine ve belirttiğim türden yöntem ve analiz sorunlarına mukabil, son derecede önemli, geliştirilmeye açık kaynaklar. Erten'in bu ilk tasnife ve ansiklopedik birikime ulaşmasının ertesinde konuyu geliştirmesi beklenir. Şimdi kitabın getirdiği birkaç sorunsala değineyim. Eski koleksiyonerler hakkında söylenecek fazla bir şey yok gibi duruyorsa da bu kitap bilhassa kültür sosyolojisi bakımından hayati bazı noktaları aydınlatıyor. Örneğin koleksiyon neydi, neler toplandı? Bu insanlar kimdi? Hangi yönelimler içindeydiler? Osmanlı- Türk Batılılaşması içinde koleksiyonerlik nasıl bir rol üstlendi? Bu soruların henüz kökten birer yanıtı yok.
Neticede resim olmayan, resim biriktirmenin söz konusu olmadığı, resme bakılmayan bir toplumsal/kültürel dünyadan söz ediyoruz. Bu alemde koleksiyonerliğin anlamı, işlevi başlı başına bir meseledir ve çok çetrefil, çok kesiftir. İkincisi, gene kültür sosyolojisi bakımından 'provenans' denen menşe/kaynak konusu koleksiyonerlik için cidden önemlidir. Çünkü bize kültürün ve zevkin oluşumunu ve seyahatini aktarır. Bir tablonun nereden nereye gittiği sadece bir nesne ve menşe problemi değildir. Zevkin oluşması ve dönüşmesi bakımından da bize çok şeyler söyler.
Üç, kültürel kaynakların saklanması bakımından nerede durduğumuz bu değerlendirmede saklı da olsa yer alıyor. Yani şu; mesela paşalar resim yaptılar ama bu resimler ne oldu? 1914 kuşağının resim birikimi nasıl bir güzergah ve hat izledi? Bunlar hâlâ cevaplanmayı bekleyen sorular ve bu kitap hem bu soruları soruyor hem örtük ve sisli cevapları veriyor.
Nihayet çağdaş/güncel sanata gelelim.

EKLEKTİK KOLEKSİYONLAR
Kitap o bakımdan da çok yüksek ve geniş bir kapı açıyor. Bugün Türkiye'de koleksiyon yapan herkes bu kitapta yer almıyor. Yazar ve yayıncı bunu başta belirtiyor. Ulaşılamayan bazı kişiler var. Gene de kitap bugünkü sanat ve koleksiyon ortamını bize gösteriyor. Dikkate değer sayıda koleksiyoner, kendileriyle yapılmış mülakatlarda, koleksiyonculuğa nasıl başladıklarını, zevk, kültür ve bilgiyi nasıl edindiklerini, nasıl evrildiklerini, nasıl dönüştüklerini anlatıyor. Daha derinlemesine bakılıp okunursa (belki böyle bir şeyi asistanlarımla yaparım) bu ifadelerden hayli mana ve bilgi elde edebiliriz. Ama daha şimdiden göze çarpan bazı hususlar var. Öncelikle şunu belirteyim, eleştirmen, küratör, danışman ve yönetici olarak, birden fazla nedenle çağdaş sanat dünyasının içindeyim. 30 yılı aşkın süredir çok yakından yaptığım gözlemlerim var. Bu alan son 10 yılda büyük gelişmesini kaydetti. 2005 bir milattı. Bundan böyle o şekilde anılacaktır. Çünkü o yıl, tıpkı New York'ta olduğu gibi, çok sayıda galeri açıldı ve bir piyasa oluştu. Sermayenin İstanbul'a girmesiyle koleksiyonerlik de nispeten kurumsal bir nitelik kazandı. Şimdi sanata yatırılan büyük bir para var ve bu hacim her yıl gelişiyor. Ekonomik çalkantılardan etkileniyorsa da piyasa, koleksiyonerlik bir bilinç durumu olarak sınırlarını genişletiyor. Bir kere bu önemli gerçeği kaydedelim. Gene de çok ciddi sorunlar var. Eldeki yapıtı inceleyince Türkiye'deki koleksiyonerliğin zevk ve bilinç bakımından taşıdığı çok ciddi kısıtlamalar hemen göze çarpıyor. Birkaç noktaya değineyim. Mesela bütün koleksiyonlar eklektik, yani derme. Neredeyse her şey yan yana. Çok az koleksiyoner kendisine bir çizgi saptamış ve zevkini ve arayışını konsantre hale getirmiş.

EMEK VE SERMAYE TOPLUMSALDIR
Mesela bütün koleksiyonlarda aynı sanatçılar, aynı yapıtlar var. Bu bilinç eksiğinin önemli bir işaretidir. Ve gene 'moda'nın etkisini gösterir. Genç sanatçı, desen, baskı gibi olgular bu koleksiyonlarda yok. Kesinlikle. Buna karşılık zevk ve düzey açısından çok sorunlu yapıtlar var, bunlar daha güçlü yapıtlarla yan yana. Yeni gelişen sanat alanları çok zayıf. Yeni medya, video sanatları neredeyse yok denecek ölçüde. Mesela yabancı sanata yönelmek çok sevindirici. Ne var ki, İstanbul galerileri hangi 'yabancıları' sergilemişse bütün koleksiyonlarda onlar var. Özgün bir yapıt, özgün bir isim namevcut. Hele hele belli dönemlerin önemli isimleri söz konusu bile değil. Hep söylerim, kimsede Picasso yok, isterse bir gravür olsun (ki, çok önemlidir) ama Tony Cragg ganimet gibi. Bu olacak iş değil. Bütün bunlar sanat dünyamızın çok ciddi bir bilinç ihtiyacı içinde olduğunu gösteriyor. Sanat tarihi ve sanat kuramı bilgisi boş, burun kıvrılacak, küçümsenecek alanlar değildir. Tersine onları küçümseyenleri yok ederler. Bu birikime hızla erişmemiz gerekiyor. Hızla gelişecektir de. Koleksiyonerlerin bu konulara dikkat etmesi şart. Neticede emek ve sermayeden söz ediyoruz. İkisi de son kertede toplumsaldır. Hele sanat söz konusuysa.
Galeri Baraz Yayınları'nın bize verdiği bu çok değerli, çok önemli, çok güçlü dev gibi yapıt çok gecikmiş bu tartışmayı açmamıza da olanak ve zemin hazırlıyor. Sanatsal üretimde her şeye rağmen dünyayı yakalamış olmamıza mukabil çok geride olduğumuz koleksiyonerlik alanında ilerlememiz buna bağlıdır. Bütün bu nedenlerle elimizdeki kitabı büyük bir kültürel kılavuz olarak değerlendirmek gerekir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA