YAZARA MAİL GÖNDER Ateş hattında diplomasi

YAZARLAR

Türkiye, "Soğuk Savaş" yıllarında, "kanat" ülke idi. Özgür dünya olarak ifade edilen Batı Bloku ile komünist dünya olarak bilinen Demir Perde arasında sıkışmıştı. O dönemin oyun kurucusu değildi. NATO şemsiyesine girmiş ve Marshall Planı ile şekillendirilmişti.
Doğu Bloku'nun çöktüğü, Berlin Duvarı'nın yıkıldığı dönemde de iddiası ve inisiyatifi olmayan, sadece coğrafi konumunun önemi ile ayakta kalmaya çalışan bir Türkiye vardı. Hatta Türkiye, ülkeyi yönetenlere bırakılamayacak kadar stratejikti.
AK Parti hükümetlerinin ilk yıllarında öncü sinyalleri alınan, Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olması ile yapısal değişime uğrayan Türk dış politikası; izleyici konumdan oyuncu konumuna geçti. Çok merkezli, aktif ve derinlikli diye ifade edilen yeni diplomasi ile Türkiye, küresel dengeleri belirleyebilen bölgesel bir aktör oluverdi. Dışarıda merakla takip edilen, içeride ise "sevgi veya nefret" çizgisinde ilerleyen o politika bugün en büyük sınavını Suriye'de veriyor. Ve tartışmaların giderek tırmanan dozu artık kaygıyla pekişiyor.
"Doğru mu yapılıyor yanlış mı?" sorusuna cevap vermeden önce özeleştiri gerekiyor.


***

Suriye'de yaşanan dram, Soğuk Savaş zihniyetinin hortladığını gösteriyor. İnsani değerlerin değil dehşet senaryolarının ağır bastığı o süreçte Türkiye, pasif tarafta yer almıştı. Ankara'nın etkin dış politikayı denediği şimdiki ortamda Soğuk Savaş mantığının yeniden canlanması büyük dezavantaj yarattı. Zira Soğuk Savaş taktikleri ile uyumlu dış politika kültürü Türk Dışişleri'nde hiçbir zaman gelişmedi. Ateş hattındayken "Aman bize sıçramasın" diye bakmak ile "Ateş hattında oynamak" arasındaki fark iyice gün ışığına çıktı.
Davutoğlu, diplomasiyi elit bir azınlığın mesleki alanından, toplumun tümünün günlük hayatına değen yaygın bir alana taşıdı. Ancak bu dönüşüm Bakanlık'ta tamamlanamadı. Yenilenen ekiplerin tecrübe eksikliği ile birikimli ekiplerin defansif tutumları hep gizli rekabet içinde oldu. Haliyle Bakan, politika yapıcılığı sürdürülebilir kılmak için çekirdek bir ekibe ve kamuoyunun ferasetine yaslanmak zorunda kaldı.
Davutoğlu ile özdeşleşen politikalar, genelde AK Parti, özelde kabine içinde de mutlak taraftar bulamadı. "Ahmet Hoca'yı" sevenler bile şartlı desteklemeye, son dönemde ikili sohbetlerinde eleştirmeye başladı.
Suriye'deki insanlık ayıbının ahlaki yönü halka umulduğu ölçüde mal edilemedi. Bu politikaya karşı çıkan çoğunluğun, "Türkiye'yi savaşa sokamadılar ama savaşı Türkiye'ye soktular" söylemleri, "Müslüman kardeşler ittifakı kuruluyor" iddiaları özellikle sosyal medyada daha fazla yankılandı. Geleneksel medya sınırlı ölçüde bilgilendirilirken, yeni nesil medyanın, sokağın dili belirgin şekilde öne geçti.
Bir de kapasite sorunları baş gösterdi. Gerek İran'ın gerekse Suriye'nin, Türkiye'de psikolojik harekât gerçekleştirme kabiliyetinin sanılandan da kuvvetli olduğu anlaşıldı. "Suriye büyük lokma" olarak Türkiye'nin kursağında gibi gösterildi. İhtiraslı diplomasiyi destekleyecek sivil görünümlü yarı resmi uzantılı kurumların, istihbarat ağının gelişmemiş olması da tabloyu ağırlaştırdı.
Gelelim son noktaya... Evet, Suriye'de durum bölgeye sıçrama eğilimi gösteren uzun süreli iç savaşa çevrilmek istenmektedir. Ancak insanlık ve vicdan açısından Türkiye doğru yerde durmaktadır.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.