YAZARA MAİL GÖNDER Ne kadar yabancı basın?

YAZARLAR

Türk ekonomisi bir zamanlar hammadde ya da yarı mamul ihraç edip mamul ithal etmek üzerine kuruluydu. Türk basınının yabancı basınla kurduğu ilişki de bunu andırıyor. Kendi sattıklarımızı, biraz işlenmiş bir şekilde geri alıyor ve yeni bir mal bulmuş gibi şaşırıyoruz. Yerel seçim sonuçları bir kez daha gösterdi ki dünya medyasının Türkiye hakkındaki haber ve yorumları genellikle gerçeğin pek azını yansıtıyor. Bunun nedeni biraz önce söylediğim ilişki biçimi ve Türkiye'deki yabancı gazeteciliğin kalitesi.
Ömer Seyfettin, Gizli Mabed adlı hikâyesinde bir Türkofon'un yanılgısını anlatır. Yaşlı bir kadının evinde misafir kalan kahramanımız sabah uyandığında arkadaşına heyecanla şöyle der: "Sizin gizli mabedinizi buldum". Oysa gördüğü şey bir mabed değil çatıdaki sızıntının eve zarar vermesini önlemek için bir odaya koyulan kovalarda biriken sudur. Kahramanımız karanlık nedeniyle odada oluşan egzotik atmosfere ve o suya bir kutsallık atfeder. Bu hikâyeyi her okuduğumda gülümserim ve Türkiye hakkında yazan bazı yabancı gazetecileri hatırlarım.
Salisburryli John'u ya da Aquino'lu Thomas'yı anlamak için Katolik olmak yahut onları sevmek zorunda mıyız? Elbette hayır. Ama şurası kesin ki onlar gibi düşünmeyi başarabilmemiz gerekir. Empati şart.
Olaylara dışarıdan bakmakla, empati yapmak birbirini yok eden şeyler olmamalı. Çünkü empati eksikliği bilgi ve görgü eksikliğinden kaynaklanır. İçerisinde önyargı barındırır. Türkiye hakkında yazan bazı yabancı gazetecilerde buna rastlıyoruz. Bunun birkaç nedenini sıralamaya çalışalım.
Dil: Türkiye hakkında yazan gazetecilerin çoğu Türkçe bilmiyor. Görüşleri yalnızca İngilizce kaynaklara dayanıyor ve bu da yetersiz. Sabah'ın Londra ya da Washington temsilcisinin İngilizce, Berlin Temsilcisinin Almanca, Paris temsilcisinin Fransızca bilmediğini düşünebilir misiniz? Benzer şekilde uluslararası haber kuruluşlarının, televizyonların ve gazetelerin Türkiye raportörleri de Türkçe bilmek zorundadır.
Üstelik sadece sözlük ve dilbilgisi yetmez; etimolojiye de hakim olmak gerekir. Dilin zaman içerisinde geçirdiği evrimi ve bazı kelimelerin günlük kullanımda kazandığı pejoratif anlamları da...
Kültür: Göz kırpmak dünyanın her yerinde aynı anlama gelmek. Zafer işareti her yerde aynı şekilde yapılmaz. Asyalıların 'harika' demek için yaptıkları el işareti Türkiye'de 'sen eşcinselsin' anlamına gelebilir.
Into the Wild romanında anlatıldığı gibi geçmekte olan helikoptere el sallamanız pilot tarafından 'her şey yolunda' olarak anlaşılabilir ve hayatınıza mal olabilir.
İnsanlar, toplumlar ve kültürler farklılık gösterir. Bir toplumun kültürünü anlamak için onun tarihini, dinini, hukukunu, edebiyatını, sosyolojisini, psikolojisini, ekonomisini bilmeniz gerekir. O ülkenin kendi gazetecileri bile bu konular hakkında bir ortak perspektif oluşturamamışken bir yabancı gazetecinin o ülkeye paraşütle inerek ya da o ülkedeki birkaç meslektaşıyla konuşarak her şeyi bir anda kavraması kolay değildir. Aksi takdirde minarede ezan okuyan müezzini 'kulede şarkı söyleyen kişi' sanabilirler. Seyyide Zeynep'in türbesini ziyaret eden Şiileri hacı sanmaları gibi.
Kutuplaşma: Türkiye ne yazık ki kutuplaşmış bir ülke. Türkiye hakkında yazan gazetecilerin haber kaynağı daha çok Türkiye'deki elitler ve bu elitler de sözünü ettiğimiz kutuplaşmanın etkisinde.
Akademisyenlerle, gazetecilerle, sivil toplum çalışanlarıyla ve iş adamlarıyla hemhal olmak ve sadece onların yaşadığı mahallelerde yaşamak yabancı gazetecileri manipüle edebiliyor. Hatta bazı yabancı gazeteciler bir süre sonra kendilerini bu kutuplaşmanın bir tarafı haline gelmiş buluyorlar. Ulaşamadıkları büyük çoğunluğun sesini duymuyor, çevrelerindeki sınırlı sayıda insanı 'kamuoyu' zannedip haber ve yorumlarında öyle sunuyorlar. Bunun göstergelerinden biri bazı göstericileri sadece 'hükümet yandaşı' olarak tanımlarken diğerlerini 'halk' ya da 'vatandaşlar' olarak tanımlamaları. Belli sayıda insanın katıldığı protestoları halk ihtilali sanmaları. Bunu Gezi olaylarında CNN'in ve diğer kuruluşların tavırlarında gördük. Ve son olarak, seçim sonuçlarına hep şaşırmaları...

İdeolojik bariyerler
Gelelim kimi yabancı gazetecilerin Türkiye'yi anlamasını zorlaştıran bazı ideolojik bariyerlere...
Aydınlanmacılık: 68 kuşağından bir entelektüel "Bizler Hitlerizimle Stalinizmin gayrimeşru çocuklarıyız" demişti. Şunu unutmamak gerekir: Gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeler olabilir, ama gelişmemiş insan yoktur. Gelişmemiş ülkelerin insanlarını karanlıkta kalmış yarasalar gibi görmek doğru değildir.
Onlar diğer ülkelerin insanlarından daha geri zekâlı, daha cahil, daha duygusuz değildir. Kendileri için neyin iyi olduğuna yerli ya da yabancı gazete, dergi ve televizyonların karar vermesine ihtiyaçları yoktur.
İslamofobi: Demir Perde'nin yıkılmasından sonra Batı için tehdit algısı değişti. Yeşil, kırmızının yerini aldı. Müslümanların yaşadığı ülkelere ve İslam'a karşı ayrımcı bir dil gelişti. Din ve Dindarlık ile terörizm birbirine karıştırılmaya, her sakallı ve başörtülü cihatçı olarak etiketlenmeye başladı. Üzücü olan bu sorunlu algının fark edilmeden saygın uluslararası medya organizasyonlarının diline bile sızmış olması. Bu sızmayı anlamak için Türkiye'deki toplumsal gruplar hakkında kullandıkları tanımlamalara bakmak yeterli:
İslamcı, muhafazakar, modern, aşırı, köktenci vs. Oysa kimse kendisini bu kavramlarla tanımlamıyor.
Oryantalizm: Türkiye, Christopher Pike'ın Ka'nın Sırrı romanında anlattığı ülke değil. Şehirler çöllerle çevrilmiş değil. İnsanlar minderlerde oturmuyor ve Arapça konuşarak anlaşmıyor. Erkekler türban takmıyor.
Yaşam tarzı derken bambaşka bir şeyden söz etmiyoruz. Ülke küçük yaşta satılan kızlardan ve şiddete uğrayan kadınlardan ibaret değil. Alkol yasakları ve internet düzenlemeleri Batı ülkelerindeki düzenlemelere fena halde benziyor. Buna rağmen Türkiye'ye gizemleri keşfedilmeyi bekleyen, çağdaşlaştırılması gereken bir orta zaman ülkesi gibi bakılması haksızlık.
Ulusal çıkarlar: Türkiye hakkında yazan yabancı gazetecilerden bir kısmı kendilerini vatandaşı oldukları ülkelerin ulusal çıkarlarının temsilcisi olarak görme eğilimde.
Bu da onları olup bitenleri doğru biçimde algılamaktan uzaklaştırıyor. Hatta kimi durumlarda bilinçli ya da bilinçsiz yanılgılara sürüklüyor. Bunun en önemli örneklerini Türkiye'deki ekonomik kriz ve durağanlaşma beklentilerinin speküle edildiği haberlerde görüyoruz.
Bizim basınımız da ekonomiyi göstergelerden değil de dış basından takip etmeye yatkın olduğu için bu söylentilerden etkileniyor.
Yukarıda sıraladığımız maddelerle ilgili çok sayıda örnek verilebilir. Bu bariyerleri aşıp Türkiye hakkında daha gerçekçi perspektiflere ulaşmış gazetecilere ve yazılara da pek çok örnek verilebilir. Esas söylemek istediğimiz şu: Dış basından yapılan alıntıların mutlak bir gerçeği yansıtıyor gibi sunulması yanlış. Olsa olsa muhabirin, yazarın ve yayıncının görüşü olarak sunulabilir ve bu görüşlerin ne kadar isabetli olduğu da yukarıda özetlediğimiz çerçevelerde tartışılmalıdır.

BUGÜNKÜ DİĞER YAZILARI
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.