YAZARA MAİL GÖNDER Birleştirici demokrasi ve sivil toplum

YAZARLAR

Gezi Parkı protestosunun birçok yüzü var ama en önemlisi sivil toplum yüzüdür.
Bir yüzünde samimi ve sivil bir talep var. İktidarın kucaklayamadığı, muhalefetin umut vermediği toplumun bir kesiminde böyle bir arayış vardı ve bu açığa çıktı. Bu durumu birilerinin ülke ve iktidar aleyhine kullanmaya çalışması o gerçeği değiştirmiyor.
Bunu da son 10 yılda iktidarın, "vesayet sistemini" geriletmesi ve demokratikleşme adımları atması sağladı.
Toplum daha talep eden bir topluma dönüştü.
Ayrıca küresel sistemin getirdiği teknoloji ve iletişim olanakları da daha fazla "özgürlük" isteyen bir toplum yarattı.
İşin başında da olsak "Kimse kimsenin hayatına karışmasın" diyen bir topluma doğru gidiyoruz.
Ancak ortada garip bir durum var: Toplum alttan alta böyle değişirken toplumun devletle ilişkileri hâlâ 20. yüzyıl kurumları ve anlayışıyla sürüyor. Henüz küresel çağ kendi kurumlarını ortaya çıkartmış değil.
Başta devlet olmak üzere, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri hâlâ 200 yıl öncenin hantal örgütlenme modelleriyle ve refleksiyle hayata bakıyor.
Ne yapılması gerektiğini daha 90'ların başında siyaset bilimciler ortaya koydu.
Sovyetler'in yıkılmasıyla yeni bir demokrasi ve yeni bir devlet-toplum ilişkisinin devreye girmesi gerektiğini söylediler.
Çünkü ulus-devlet modeli de, devletsiyasi partiler ve parlamento arasındaki ilişkilere indirgenen politika alanı da değişen toplumun ihtiyaçlarına yanıt vermede yetersizdiler.
Sovyetlerin yıkılmasıyla "liberal temsili demokrasi" modeli de "meşruiyet krizi" içine girdi.
Ve ortaya katılımcı demokrasinin farklı farklı modelleri çıktı. Müzakereci demokrasi, diyalojik demokrasi, güçlü demokrasi, genişlemeci demokrasi, feminist demokrasi, yeşil(ci) demokrasi, yeni-doğrudan demokrasi, kozmopolit demokrasi, radikal demokrasi gibi.
Artık dünyada "devlet-piyasa ve sivil toplum" üçlüsünün ortak olduğu "Birleştirici demokrasi"den söz ediliyor.
Sivil Toplum dergisinde yapılan bir analizde devlet ve sivil toplumun değişimi çarpıcı bir tablo ile sunuluyor.
Son iki yüzyılda devlet, "düzeninin koruyucu"su ve "sosyal varlığın düzenleyicisi" rolünden, "toplumsal dengenin koruyucusu" rolüne dönüşürken, sivil toplum da devletin bir ortağı olarak "sivil topluma girişin anahtarı" rolünü üstleniyordu.
Peki Türkiye'de durum ne? Türkiye henüz bu noktaya gelmiş değil.
Gezi Parkı'ndaki protestoyu başlatan çekirdek kadroya bakınca, -sonradan müdahil olanları bir yana bırakıyorum- muhalefetin umut yaratamadığı bir dönemde, kendini dışlanmış hisseden, çevre içinde sivil-demokrat bir aklın devreye girdiğini görüyorum.
Son on yılda Türkiye'nin nasıl bir değişim geçirdiğini de bilen, iktidara da hakkını veren ama "Toplum olarak ben de varım" diyen sivil ve demokrat bir damardan söz ediyorum.
Böyle bir damar var ve bunun kesilmemesi gerekiyor.
Ancak bunu fark etmek veya fark ettirmek için bu kadar bedel ödenmeli miydi? Bu sorunun cevabını da herkesin düşünmesi gerekiyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.