YAZARA MAİL GÖNDER Ekmeğe tuz basmak

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Hayatın tadı tuzu mu kaçtı? Bu da artık tuz biber mi ekti? Yüreğiniz tuzla buz mu oldu? Dünya Tuza Dikkat Haftası'nı boş geçmeyelim o zaman. Ekmekle birlikte bu en kutsal lezzetin kültüründen tadalım...

11 MART PAZARTESİ

TUZ GETİRMEYE GİTMEK = ÖLMEK
10-16 Mart, Dünya Tuza Dikkat Haftası. Nasıl da eski dostlar düşman oluyor: Şekerin bütün dünyada adeta zehir muamelesi görmeye başlamasından sonra, tuzla da aramıza mümkün mertebe mesafe koymamız bekleniyor artık. Tuz, mühim mevzu... Yediklerimize tat katan bir malzemenin çok ötesinde; etrafında ciddi bir kültür şekillenmiş. Hafta vesilesiyle Tuz Kitabı'nı (Editörler: Emine Gürsoy Naskali & Mesut Şen, Kitabevi) alalım elimize ve beraber bakalım iyisi mi o kültüre. Bu kitap 2001 tarihli bir sempozyumun ürünü 'Türk Kültüründe Ayrıntılar: Tuz', Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde, Celal Bayar Vakfı himayesinde düzenlenmiş. Kitabın editörü Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali de Celal Bayar'ın torunu zaten. "Neden tuz?" diye soruyor kitabın girişinde ve şöyle cevaplıyor sorusunu: "Tuz, çünkü mütevazı konuları daha yakından, daha derinlemesine ve daha uzun zaman dilimlerini göz önünde bulundurarak incelememiz gerektiğini düşünüyorum. Böylece yaşamın dokusunu parmaklarımızın arasında ovuşturacağımızı hissediyorum. Bir 'varlığını hissetme meselesi' de diyebiliriz." Altaylar'da tuz bulunmuyormuş. Tuz çok kıymetli bir şeymiş; çok uzaklardan bin bir zorlukla getiriliyormuş. Tuz getirmeye gidenler; açlıktan, susuzluktan, soğuktan yolda helak olup geri dönemiyormuş. Tuza gidip de dönen neredeyse yokmuş. O yüzden de gözden çıkarılan yaşlılar gönderiliyormuş tuza. Ve Altay Türkçesinde 'tuska bar' (tuz getirmeye gitmek) deyimi, 'ölmek' anlamına geliyormuş. 'Tuzluk operasyonu'yla daha yakın tarihe bağlanıyor kitap. Hatırlayabilirsiniz, tarih 2001: Bir tuzluk modeli, adam şeklinde olup Apo'ya benzetildiği için infial yaratır ("Kasketi ve bıyıklarıyla bence daha ziyade Bülent Ecevit'e benziyordu" diyor Emine Gürsoy Naskali). Derken bu tiplemenin İbrahim Tatlıses de olabileceği söylenir. Hatta esmer ve bıyıklı, hafif de tıknaz birçok insana benzediği şeklinde karar verilip olay tatlıya bağlanır.

12 MART SALI

TUZ BİBER EKER, TUZLA BUZ OLUR...
Yine Tuz Kitabı'ndan okuyoruz: "Adı eski çağlardan bu yana ekmekle, yani insanlığın en temel gıdasıyla birlikte anılan tuz, bütün toplumlarda vazgeçilmez bir unsur olmuş" diye anlatıyor Solmaz Kamuran. "Eski Ahit'te 'Rabbin önünde ebedî tuz ahdidir' sözleri geçer. Yeni Ahit'te ise 'Toprağın tuzu, Yaradan'ın öyküsünü anlatsın' denir. Yeni evlenen çiftler Hristiyanlıkta şarap, ekmek ve tuzla kutsanır. Pek çok dilde tuzla insan ilişkisi üzerine kurulmuş deyimler kullanılır. Örneğin Yunanlılar 'Tuza karşı günah işleme.' derken, İranlılar ise 'Tuza ihanet etme.' derler. Bizdekilere gelince, neredeyse saymakla bitmeyecek kadar çoktur tuzlu deyimlerimiz ve adetlerimiz." "Hangimiz koyu bir bezginlik ve mutsuzluk anında 'Artık benim için hayatın tadı tuzu kalmadı' dememiştir? Ya da sabrımızı taşıran bir durumda 'Bu da artık tuz biber ekti' cümlesini sarf etmemiştir? Olumlu bir işe katkı yapanların ise soylu tevazularının sembol kelimeleridir 'Çorbada tuzum bulunsun' deyimi. Çarşıya pazara çıkıp da kasıp kavuran pahalılıkla çarpılanlar bir yandan başlarını iki yana sallar, bir yandan 'Amma da tuzluymuş' derler. Kalkışılan bir işin ya da alışverişin umulandan daha fazla maddi yük getirmesi durumunda da hemen 'Tuzluya patladı' denir. 'Tuzu kuru olan'ların hayatlarına kimi zaman gıptayla bakılır; kimi zaman da 'Tuzsuz aşım, dertsiz başım' sözlerinde bir avuntu aranır." "Kazayla elden düşürülen cam vazo kırılır, bin parçaya bölünür ve 'tuzla buz olur'. Sevgilinin ihanetiyle karşılaşan yürek de... Gönül yarasını unutmaya çalışana sakın hatırlatmayın o eski günleri, yoksa 'yarasına tuz basmış' olursunuz. Huysuz kaynanalar, önlerindeki tabağı 'Ya benim ya da bunun tadı tuzu yok' diye iterler. Yolsuzluklar ayyuka çıktığında ve bu yolsuzluklar beklenmedik irtifalara ulaştığında, yaşını başını almış büyükler, 'Et kokarsa tuz basarsın, ya tuz da kokarsa...' diye mırıldanırlar." "Anadolu'nun bazı yörelerinde hâlâ tuz aracılığıyla duygu ve düşünceler ifade edilir. Genç kızlar yemeğin tuzunu kasıtlı olarak kaçırarak evlenme arzularını açığa vururlar. Kimi dağ köylerinde konuğa ilk ikram biraz tuz, biraz biber ve bir dilim ekmektir. Ne de olsa 'tuzla biber hızlı gider'. Hamile bir kadının başına belli etmeden tuz serpilirse doğacak bebeğin cinsiyetini tespit için hiçbir modern tıbbî cihaza gerek kalmayabilir. Nasılsa anne adayı burnunu ellerse oğlu, ağzını ellerse kızı olacak demektir. Tuzun yararları saymakla bitmez. Eğer kem gözlerden korkuyorsanız yine tuza başvurun. Bir avuç tuzu başınızdan şöyle bir geçirip ateşe atıverin. Göreceksiniz nasıl da turuncu alevlerle çatır çatır yanacaktır o tuz. İçiniz rahat olsun, artık uzun süre nazara gelmezsiniz." "Hayatımızın tadı bol, tuzu kıvamında olsun" diye bitiriyor yazısını, Solmaz Kamuran. "Islak gözyaşlarından tanımasın onu çocuklarımız. Tüm insanlık paylaşsın 'tuzun kuruluğunu'. Katılmamak mümkün mü?..

13 MART ÇARŞAMBA

ÇOCUĞA VE EKMEĞE KIYAMAZSIN!
Bu hafta Türkiye büyük bir acı yaşadı. İnsanlar ellerinde ekmeklerle yürüdü, ekmekleri siyah kurdelelerle kapılara astı, ekmekleri kırmızı karanfillerin yanına bıraktı. Ekmeği; kederinin, öfkesinin sembolü yaptı. İki kutsal, çocuk ve ekmek bir araya gelmişti: Berkin Elvan sadece 15 yaşındaydı. Ve de kahvaltı için ekmek almaya evinin iki sokak altındaki fırına giderken vurulmuştu biber gazı kapsülüyle. Fazla masumdu, şartlar hiç eşit değildi, o yüzden de kaya gibi çöktü içimize. Huzur içinde uyusun Berkin. Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin.

14 MART PERŞEMBE

'TUZDAN BÜYÜK ALLAH VAR!'
Türkmenlerde değerli misafirler daima 'duzçörek' yani 'tuz-ekmek' ile karşılanırmış. Bir Türkmen, uzak yola çıkacağı zaman, yoldaş olarak yanına mutlaka ekmek alırmış. Bebek 'basırganmasın' yani yalnız kalıp korkmasın diye başucuna ekmek konurmuş. Çocuk yürümeye başladığında, ayaklarının kösteği yani bağı çözülsün, düzgün yürüsün diye, ayaklarının arasından 'köke' yani küçük, yuvarlak ekmek yuvarlanırmış. Yine Tuz Kitabı'ndan öğreniyoruz bunları. "Tuza bitti, tükendi denmez" diyor Ahmet Ata. "Evde tuz kalmamış ise, ona 'duz doldı' (tuz doldu) denir. Çünkü insanın rızkı hiçbir zaman bitmez. Tuz da en büyük rızıktır. Tuzdan büyük Allah vardır."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.