YAZARA MAİL GÖNDER Küçük ve tatlı bir günah

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Oruç alışverişi denince ne düşünürsünüz? Hurmayı şuradan alın, en iyi pide burada, oranın zeytininin üstüne yok gibi iftarlık çarşı/market faaliyeti mi? Dokuz yaşında bir çocuğun, orucunu ninesine satmasının eğlenceli hikâyesi bu...

İlk orucunuzu kaç yaşında tuttunuz? "İlk orucumu dokuz yaşında tuttum" diyor Hüseyin Rahmi Gürpınar, "Bu da ömrümde hiç unutamayacağım günlerden biridir."
Sahaf gezmenin, daha doğrusu sahafları sondajlayan bir adam tavlamış olmanın faydaları... Büyük kitapçıların 'Çok Satanlar' dünyasının dışında sonsuz bir âlem var ve de orada ne cevherler...
Hüseyin Rahmi'nin "İlk orucum" başlığıyla yazdığı matrak anısına da böyle bir sondaj sonucu rastladım: "Oruç ben yaşta çocukların ifasına tahammül edemedikleri büyük sevaptır. Eğer bir gün tutmaya dayanabilirsem, hacı ninem bu orucu benden bir mecidiyeye satın alacaktı. Çünkü küçüklerin oruçlarının büyüklerinkinden daha makbul olduğunu söylüyordu.
Ben yirmi kuruşun, bu büyük kazancın tamahıyla tutmaya karar verdim."
Fakat ev halkı taş koyuyor, "Zayıftır, dayanamaz" diye itiraz ediyor. Ne kadar yalvarsa da onu sahura kaldıran yok. "Nasılsa bir akşam hacı ninemle mukaveleyi sağlayarak sahur yemeye muvaffak oldum. Sofradan kalktık. Beni kıbleye karşı durdurdular, yarının orucuna niyetlendirdiler.
Ben o günü iftar topu patlayıncaya kadar bir şey yememeye Allah'a ve kullarına karşı söz verdim."
Büyük bir sevinçle yatıyor küçük Hüseyin. Sonra sabah oluyor: "Büyükler oruçlarının yarısını uykuya tutturmak için hep yatıyorlardı. Ben bermutat erkenden dipdiri kalktım. Oyuncaklarımla oynadım, aşağı yukarı indim, çıktım. Bahçede gezindim. O şen, velveleli ramazan gecesinin bu sessiz sabahı ne kadar kasvetli, sıkıntılı oluyor."
Derken tehlike çanları çalmaya başlıyor. Günaha davet makamından: "Yavaş yavaş sahurun tokluğu geçerek içim ezilmeye başladı. Öğleye doğru sabrım tükendi. Gitgide açlığım tahammülfersa bir raddeyi buldu. Aç kedi gibi önünde dolaştığım dolaptan ne güzel kokular geliyordu.
Dolabı açtım, kapısı gıcırdadı.
İftardan kalma reçeller, sucuklar, sahur artığı köfteler, el sürülmemiş kaselerde hoşaflar vardı. Baygınlığım arttı."
Kader ağlarını örüyor: "Allah'a verdiğim sözü düşündüm.
Nal gibi mecidiyeyi gözlerimin önüne getirdim...
Hayır...
Hayır, midemin ıstırabı her şeye galip geliyordu. Üç dört köfte ile bir pide parçası aşırarak gidip bahçenin kuytu bir köşesinde yemeye karar verdim. Büyük, pek büyük bir günah işlediğimi biliyordum. Halecanlar içinde elimi sahana uzattım. Arkamdan menhus bir ses çıktı:
-Hu, küçük bey, ne yapıyorsun orada ayol? Bugün sen oruçlu değil misin? Döndüm baktım. Ah sesi kısılasıca fellah... Nezahat arkamda simsiyah, upuzun duruyor. Arap'la zıtlaşacak dakika değildi. En tatlı sadayı istirhamımla:
-Dadıcığım ayaklarını öpeyim, kimseye söyleme...
-A, olur mu hiç? Günah değil mi?
-Akşam hacı ninemden bir mecidiye alacağım.
-Yarısını bana verirsen söylemem.
Mecidiyeyi bütün bütün kaybetmektense yarısını kazanmak her halde kârlıydı.
Parayı bölüşeceğimi Arap'a vadettim."
Küçük Hüs'ün orucunun şerefine o akşam iftarda Çerkez tavuğu ve kaymaklı güllaç var. Başka atraksiyonlar da... Bitişik komşu bile ona ödül babında "ince has baklava" gönderiyor.
Ve İstanbul için iftar vakti: "Sofraya dizildik. Ben hacı ninemin yanında idim. Bu doksanlık kadının gözleri iyi seçemezdi. Bütün şefkatiyle yüzüme baktı, baktı:
-Bu oğlanın benzi limon gibi sararmış. Yavrucak hiç de şikâyet etmedi dedi. Gözlerim karşımda ayakta duran Nezahat'e kaydı. Arap iri dudaklarını yutacak gibi ağzının içine alarak boynunu yana yatırdı. Kahkahalarını birer birer içine sindiriyordu.
Top gürledi. Hacı ninem zemzem fincanını evvela benim dudaklarıma uzattı. Sonra kendi ağzına götürdü."
Suç ortaklığı devam ediyor: "Üç gün sonra hacı nineme on kuruşa bir oruç daha sattım. Giderek mübarek savmım ucuzluyordu. Birincisi gibi ikincisinin bedelini de Nezahat ile paylaştık. Çünkü artık sahtekârlık sırdaşlığı ikimizi birbirimize bağlamıştı.
Masumane bu küçük vakanın içinde emniyeti suistimal ile bir râşi bir de mürteşî vardı. Bozuk oruç satmak ne tatlı bir günah işlemekti. Ah, bu hayatın ifsâdı, insanı ne küçük yaşta kavrıyor."
Râşi rüşvet veren, mürteşî de rüşvet yiyen demek diye hatırlatalım. Ve evet, hayat insanı daha ufacıktan bozuyor!

İzlanda için iftar vakti


Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Saray'da din adamlarına verdiği iftar... Edirne'deki Ekmekçizade Ahmetpaşa Kervansarayı'nda üç semavi dini buluşturan iftar... ABD Başkanı Obama'nın Beyaz Saray'da verdiği iftar... Haftanın en çok konuşulan iftarları bunlardı belki ama en içinden çıkılmazı da İzlanda'dakiydi! Güneşin neredeyse hiç batmaması yüzünden iki farklı imsakiye arasında kalmış durumda oradaki Müslümanlar. Bir grup 18, bir diğer grupsa 22 saat oruç tutuyor! Yirmi iki. Saat. "İzlanda'da Müslüman olmak" diye bir deyim kullanıma sokulabilir bence!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.