Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Picasso'nun mutfağının demirbaşı zeytinyağı... Monet'nin yumurtası da, kaz ciğeri de, piliç dolması da trüflü... Sevim Gökyıldız'ın yeni kitabı Sanatçı Sofraları'ndan lezzet fışkırıyor...

Sanatçı sofraları hep ilgi çekmiştir. Picasso'nunki, Monet'ninki çok meşhurdur; malzemeler ile muhabbet güzelce pişer, mutfak sanatı da hakkıyla icra edilir o sofralarda.
Pablo Picasso'nun mutfağında zeytinyağı baş tacıdır. Av mevsiminde erik ve çam fıstığıyla zenginleşen yaban güvercinleri ve dağ keçisi pirzolası girer devreye. Esasında yavan olan Morina balığı, jambon ve biberle dolmalaşıp değerlenir. Kalabalık dost meclislerinin yemeği Paella'dır.
Picasso'nun 1957'deki doğum gününün (25 Ekim) menüsü şöyledir: Tavuklu soğuk pelte, portakallı alabalık, kremalı tavuk, tereyağında bezelye, elmalar, yöresel peynirler... Ve deeee sanatçının işlerinden ilhamla yapılmış şekerden karakterlerle süslü dev bir pasta.
Claude Monet, damak tadına çok düşkün bir adam. Sofraları ihtişamlı, yemekleri lezzetli, mutfakta vakit geçirmeyi de neredeyse atölyesinde olmak kadar seviyor. Hem sofra düzenlemesinde hem de ocak/fırın başında usta.

Salon ortasında ıstakoz

Giverny'deki tipik bir Noel yemeği, adeta tablo. Renklerin uyumu, çocukların her birinin (Toplam sekiz taneler) adının baş harfinin işlenmiş olduğu peçeteler, çiçekler, porselenler, kristaller, gümüşler, özetle göz alıcı bir görsellik hâkim.
Menüde neler var peki? Trüflü yumurta. Kızarmış ekmek üzerinde trüflü Strasbourg kaz ciğeri. Perigord trüfü ve kestane üzerinde trüflü piliç dolması, kestane püresi eşliğinde...
Evet, trüf merkezi adeta Monet'nin evi. Bizde peynir-ekmek eşittir Monet'de trüf demek!
Henri de Toulouse-Lautrec'in yemek tutkusu aileden. Damak tadı kültürü de, sofra adabı da çocukluğunun geçtiği şatodaki ziyafetlerle beslenip büyüyor. Sonuç hem benzersiz bir keyif insanı hem de çok donanımlı bir mutfak erbabı.
Spesiyallerinin başında St Jacques istiridyeleri geliyor; karanfil saplanmış ve fırında pişirilmiş soğanla doldurulmuş olarak. Bir de ıstakozu çok özel ve güzel; bir keresinde salonun ortasında pişiriyor hatta gösteri bâbında...
Ailesinden kalma değerli servislerle, yemek takımlarıyla, işlemeli örtülerle, çok özenli sofralar kuruyor Lautrec. Yemekte su içmenin ağız tadına uymadığını düşündüğü için, küçük sürahilerdeki suların içinde de kırmızı balıklar yüzüyor!

ChristIe'ye krema kâfi!

Nereden öğreniyoruz? Sevim Gökyıldız'ın yeni kitabı 'Sanatçı Sofraları'ndan (Oğlak). 19. ve 20. yüzyıl sanatçılarının pişirdikleri, yedikleri, içtikleri, ağırladıkları var içinde. Su gibi akıyor.
Colette'in kiraz çorbası, Renoir'ın incirli tartı... Dumas'nın bal kabağı çorbası, George Sand'in kestane püresi... Cezanne'ın mantarlı omleti, Marcel Proust'un madlenleri şeklinde örnek tariflerle de ağız sulandırıyor.
Polisiye üstadı da olsa, nihayetinde kadın: Agatha Christie'nin derdi tatlıyla!
Genel olarak yemeğe düşkün biri, hatta "obur" bile deniyor. Gençliğinde yiyerek mutlu oluyor; reddedilen yazılarının kederini kremalarla, pudinglerle atıyor.
Yaşlılığı da çok farklı değil: 1970'de 80'inci yaşını nasıl kutladığını şöyle yazmışlığı var: "Dün akşam, çayırların üzerinde mükemmel bir piknik, beş köpeğim, harika bir yemek... Vinegret soslu avokado, kremalı ıstakoz, karadutlu dondurma... Üstelik kreması bol... Oh nasıl bir lezzet! Benim için koca bir kavanoz taze krema yeter, diğerlerine şampanya."
Agatha teyze gençken kısa bir süre Kızılhaç'ta laboratuar hemşiresi olarak çalışıyor. O ortamlar, laboratuardaki zehir şişeleri filan, ilham veriyor sonra romanlarında. Arseniği havyara benzetiyor mesela.
Sevim Gökyıldız anlatıyor: "Noel Kekinin Gizemi romanında olduğu gibi, tostun üzerine konulan çok zehirli bir mantar ya da Chester peynir üzerine serpilen bir tutam kurtboğan otu (aconitum) yavaş ve sessiz ölümle sonuçlanan kurgu cinayetlerine konu oldu. Her İngiliz gibi, çay içmek, çay saatleri, çayın 'high tea' ya da 'meat tea' olması onun için çok önemliydi. Ama ondan daha önemlisi çayın yanında servis edilen tatlı, tuzlu bisküviler, sandviçler, ufak kanapeler ve 'muffin'lerdi. Çay saatinde mis gibi badem kokan, yumuşacık bir 'muffin'i dünyada hiçbir lezzete değişmezdi." Cinayetler Oteli adlı romanındaki karakterlerden biri (Albay Luscombe) Agatha Christie'nin hislerine şöyle tercüman oluyor: "Hakiki 'muffin'in bulunabildiği tek yer Londra. Geçen sene Amerika'daydım. Menüde, kahvaltıda 'muffin' olduğu yazılıydı. Sonunda önüme gelen sadece üzümlü kek oldu."
Ne diyelim? A) Allah kimseyi böyle bir hayal kırıklığıyla sınamasın! B) Allah başka dert vermesin!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER