YAZARA MAİL GÖNDER Kentlerin meydanlarla imtihanı

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

"Her şehir meydanlarıyla vardır. Londra, Trafalgar Meydanı'dır. Paris benim için Cumhuriyet (Republique) Meydanı'dır... İstanbul'un tarihi Beyazıt Meydanı'yla iç içedir. Ama şimdi Taksim Meydanı var"

Bildiğim kadarıyla Osmanlı döneminde meydan kavramı yoktur. Osmanlının toplumsal birimi mahalle olduğundan onun içindeki bir ufak tefek alan galiba meydan olarak görülüyordu.
Ama çağdaş siyaset tarihimiz meydanların tarihidir.
Öyledir, çünkü biz siyasal modernleşmemizin de kent planlamamızın da örneği olarak kendimize 19. Yüzyıl ortalarındaki Fransa'yı seçmişizdir. Kent dediğimiz büyük ve karmaşık mekanizmayı, onu doğuran bütün sosyal olay ve dokudan ayıklayıp, arındırıp, sadece bir 'resim' olarak benimsediğimizden Paris'in meydanlarını getirip Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de aynen uygulamak istemişizdir. (İzmir biraz daha farklıdır.
Orası Akdeniz kültürünün beşiği ve göz bebeğidir. Selanik'in ve Atina'nın meydanları İzmir'in 19. Yüzyılında da mevcuttu.) Fransa'da bugün meydan diye bildiğimiz yerler ve genel olarak Paris'in mimar Haussmann tarafından biçimlendirilen yapısı 1860'larda vücut bulmuşsa da geniş ölçüde 1871 Komün olaylarından sonradır. Bugün çok şaşaalı bir yer olarak gördüğümüz Etoile (Yıldız) meydanı ve onun dairesel merkezine açılan geniş bulvarlar o deneyimle ilişkilidir.
Maksat bellidir, bir daha öyle bir girişim olursa 'devlet' o sokakları çok kısa bir sürede keser ve şehir böylece kapatılır. Ama Paris benim gibi toplumsal eylemlere açık ve yatkın biri için daha ziyade Cumhuriyet (Republique) Meydanı'dır.
Her toplumsal hareket oradan başlar. Ötekiler, mesela o çok gösterişli Concorde etlileyicidir ama bana bir şey söylemez. Ana maksat da aynıdır.
İnsanlar meydanlara toplanacak ve sokaklar kapatılarak herkes orada hapsedilip, gerekirse kırılacak.
Her şehir meydanlarıyla vardır.
Londra, Trafalgar Meydanı'dır. Onu da sevmem. O görkemli kahraman anıtlarıyla hiç içim kaynamamıştır. Güzel hatırlarım vardır ama bana sıcak gelen bir yer değildir. En namlısı ise meydanların, zihnimde, Moskova'nın Kızıl Meydan'ıyla, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'dır. Kızıl meydan asırlara varan tarihiyle zaten etkileyicidir. Sonra da bir devrimin sembolü olmasıyla önem kazanmıştır. (Halbuki devrim Petersburg'da başlamıştı...) Tinanmen meydanı ise 20. Yüzyılı tamamlayan büyük olaylardan birisinin yatağıdır.
Nasıl Berlin Duvarı Kasım 1989'da yıkılarak dünyayı değiştirdiyse, o meydan da aynı yılın Nisan-Haziran ayındaki olaylarla o değişimi hazırladı.
Elinde kovayla bir tanka direnen çocuğun görüntüsünü kim unutturabilir?
Bütün bunlardan sonra şaşırtıcı veya değil, ama New York, o garip Times Square bir yana, meydansız bir kenttir.

***

Böyle bir tarih bilincine hiç sahip olmaksızın yabancı mimarları getirtip kendimize kent tasarlattığımızdan İstanbul'un tarihi şimdi olduğu gibi Taksim Meydanı'yla değil Beyazıt Meydanı'yla iç içedir. Her gelen iktidar orayı düzenlemek istemiştir. Nereden başlanmıştır, nereye gelinmiştir, bugün artık takip etmek zor. Ama sadece yabancı mimarlar değil Türkiye'nin önemli mimarları da o konuyla uğraşmıştır. Çok iyi hatırlarım, ressam Ömer Uluç bana mimar Turgut Cansever'in o konuyla uğraştığını söylerken, bu bilinen meseleyi çok kişisel bir anekdotla anlatmış ve Cansever'in metrelerce uzayan çizimlerine hayran olduğunu, onlardan bir tanesini alıp saklamadığı için duyduğu pişmanlığı dile getirmişti.
Beyazıt Meydanı
bizim ilk toplumsal tarih ürettiğimiz meydandır aynı zamanda. O meşum 27 Mayıs hareketi Taksim'de biçimlenmiştir. Nazım Hikmet, çok önemsediğim ve ilk şiirleri kadar etkileyici bulduğum Saman Sarısı şiirinin ikinci bölümünde '19 yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a / Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan / konuşuyoruz' der. Sonra 27 Mayıs olayları başlayıp o meydanda ölümler olunca 'Beyazıt'ta şehit düşen/sıçrayıp kalktı kabrinden / ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını/ yıktı Şahmaranın mağarasını' diye devam eder.
Taksim Myedanı ise sadece Nazmi Ziya'nın 'modernizmimizi' anlatan resmine saklanmıştır ve Batılılaşmamızın bir sembolüdür. Annemin, levanten Titina Yengemle, ellerinde leylaklar, başlarında nefis şapkalar, iki çok güzel kadın olarak o meydanda çektirdikleri resim şimdi kayıp ama hafızamda o 'modernizmin' en güzel görüntülerinden biri olarak saklı. Taksim meydanı öyle sanıyorum ki ilk defa bu ölçüde politize oluyor. Oraya bir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı arkadaşları heykeli dikmek meydanı politize etmenin bir yolu değil miydi diyenlere ise hiçbir itirazım olamaz.
***

Ankara ise önce Ulus, sonra Kızılay, sonra da Tandoğan meydanıdır. Ulus, kurucu meydandır. Pek öyle meydan falan da değildir. Kızılay ha keza. Dar, sıkışık bir alandır. Tandoğan'ı gençliğimde çok severdim. Bana daima özlediğim ufuklu bir alan çağrışımı yapardı. Her üç meydanda da olaylara katılmışımdır. İçlerinde kalmışımdır.
Ama hiçbiri, artık galiba unutulmuş Zafer Meydanı'yla boy ölçüşemez, zihnimde. 1970'lerin başındaki ilk direnişler, gösteriler orada başlamıştı.
Altındaki Zafer Pasajı ve içindeki 'solcu' kitapevleriyle orası bir tür kurtarılmış alandı. Swonra dünya ve her şey değişti.
Şimdi Taksim Meydanı var. Orada bir komün kuruldu. Ben bu satırları yazarken insanlar barikatlarla kapattıkları o meydanda uyuyor, uyanıyor, top oynuyor, müzik yapıyor, politika üretiyor ve yaşıyordu. Herkes 'çocuklar gibi şen'di. Umarım bu şenlik havası bozulmaz.
Taksim artık dünyanın bilincinde de yer alan bir meydandır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.