YAZARA MAİL GÖNDER New York'a gelirken baklava getir

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Anneannesi Türk olan Yugoslav sanatçı Marina Abramoviç'le Londra'daki son performansında 40 yıllık dost gibi konuştuk. Bu kez sanatseverlere performans yaptırıyor. Ona New York'a kaymak ve baklava götüreceğime söz verdim

Kendisi ve hayat arkadaşı çırılçıplak soyunmuşlar, dar bir kapının iki pervazına dayanıp insanların aralarından geçmelerini istemişlerdi.
Sırplar Boşnakları acımasızca öldürünce ve soykırım uygulayınca oralara gitmiş, yüzlerce kanlı hayvan kemiğini önüne yığmış, günlerce elleri ve tüm bedeni kan içinde onları kazımış, etleri kemiklerden sıyırmıştı. İnşa ettiği bir barakada günlerce aç, susuz kalmış, orada yatmış kalkmış, insanların kendilerini izlemesini sağlamıştı. Keskin bir bıçağı, masaya açık bıraktığı elinin parmakları arasından geçirmiş, onun sivri ucunun etini parçalamasına izin vermişti. Çok yüksek bir duvarın tavana neredeyse değdiği bir noktaya bisiklet selesi yerleştirmiş, üstüne oturmuş, oradan aşağıdaki izleyicilere bakmış, çarmıhtaki Hz. İsa'yı anıştırmıştı.
Hepsini ezbere bildiğim, derslerde anlattığım bu 'edimlerin' sahibi Marina Abramoviç'in kesinkes hayranıydım, 20. yüzyılın en büyük yaratıcılarından biri olarak tanımlıyordum onu ama gene de işte niyetim yoktu gidip son performansını görmeye.
Gerçi Londra'daydım ama işim başımdan aşkındı, üstelik yağmur yağıyordu, benim kalça ağrılarım artmış yürümem zorlaşmıştı.
Başka bir yere yetişmek zorundaydım.
Taksi yavaş yavaş ilerliyordu.
Hyde Park'ın çok koyu yeşilinin içinden geçiyorduk ki, niye orada olduğuna hep şaştığım Serpentine Galeri'nin önüne geldiğimizi fark ettim

AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI
Taksinin camından binanın önüne yerleştirilmiş 'acayip' yapının Şilili mimar Smiljan Radic'in benim 'UFO' dediğim yeni yapısı (Yoksa yapıtı mı?) olduğunu gördüğüm an, beni bekleyen işlerin hepsini unutup, kulakları ağır işiten ama beyefendi taksi şoförüne "İniyorum" dedim.
Radic'in şaşırtıcılıktan ve insanda hoş duygular uyandırmasından başka fazla bir anlamı olmayan yapıtını şöyle bir gezip, kendi kendime "Artık çiğneyip geçersem ayıp ederim" dedim ve galeriden içeri, Abramoviç'in performansını izlemeye girdim.
Saatlerimizi, ceketlerimizi, cep telefonlarımızı, bozuk paralarımızı, eğer ses çıkaran cinstense ayakkabılarımızı çıkarmamızı istedi kapıdaki güzel İngiliz. Sonra elimize bir damga bastı, içeri daldık. İnsanların gözlerini bağlamışlardı.
Kapalı gözleriyle yollarını, yönlerini bulup içeri girdikleri kapıya gelmelerini istiyorlardı.
Onlar da körlemesine, yavaş yavaş, tedirgin, korkak, ürkek kımıldayıp duruyordu.
Bir başka grubun önüne yarım kiloya yakın taşlı pirinç yığmışlar, taşları, pirinçten ayıklamalarını istemişlerdi. "Ayıkladım" deyip bitirenlere bu defa "Pirinçleri, taşları sayın" diyorlardı.
Öteki taraftaki öbeği oluşturanlardansa gözlerini hiç açmamalarını, kulaklarındaki büyük kulaklıktan kendilerine dinletilen müziği, hiç kımıldamadan dinlemelerini istiyorlardı.
Bir önceki gün de yerlere serilmiş yatağa uzanıp, öylece, elbiseleriyle, ellerini başlarının altında kavuşturup tavana bakmalarını, o şekilde veya nasıl istiyorlarsa öyle uyumaları önerilmişti.

ANNEANNEM TÜRKÇE KONUŞURDU
Ben iki elimi cebime sokup odadan odaya geçtim, edip eyleyenlere bakıyor, bir yandan da "Abramoviç yok mu?" diyordum ki, göz göze geldik, birilerini yönlendiriyordu.
Ben de dolaştım, o da dolaştı, tekrar karşılaştık.
Hep derim ya "İnsanoğlunun bütün tepkileri içgüdüseldir ve sanılanın tersine daha entelektüel olanların içgüdüleri daha gelişmiştir" diye, 40 yıllık dost gibi yanıma geldi "Nasıl buldunuz?" dedi.
Hayranı olduğumu söyledim.
İşlerinin Türkiye'de bu konularla uğraşanlarca çok iyi tanındığını, bilindiği belirttim. Şaşırdı.
- Şaşacak bir şey yok, eğer İstanbul'a gelseydiniz görürdünüz.
- Geldim, bir bienale katıldım.
- Efendim, ben bienale gelmediniz demedim ki, 1995'te İstanbul Bienali'nde görüldünüz.
Herkes bir yana ben peşinizdeyim.
Birlikte yapabileceğimiz çok şey var. MOMA'daki retrospektif serginizde ardınızdan çok koştum ama siz de çok doluydunuz.
- Performanslar beni bitiriyor.
Eve bir enkaz halinde gidiyorum.
Ama söylediklerinize gene de şaşırdım, dışarı çıkalım, gürültü yapıyoruz.
Koluma girdi, çıktık. İnsanlar onu kolumda görünce şaşırdı, bir dalgalanma oldu. Girişteki kanepeye oturduk. Elimi tutup kucağına koydu.
- Anneannem Türktü. Ölene kadar Türkçe konuştu. Hiçbir şeyini unutmadım. Yeşil kahve çekirdeklerini kavurup, sonra el değirmeninde çeker, her sabah mangalda pişirirdi kahvesini...
Neydi 'cezva' mı?
- Cezve...
- Evet, kaymak severdi. Ben de yedim. Tadını unutmam.
- Size göndereyim.
- Hayır, kendin getir New York'a, baklava da isterim.
- Getirmez miyim?
- Bu adresim, artık gideyim, beklerler...
Sarıldı, öpüştük, ben ellerini öptüm, insanların bakışları arasında içeri girdi. Yanına yaklaşmak isteyenleri elini kaldırıp durdurdu, parmağını dudaklarına götürüp herkesi susturdu, yürüdü gitti.

SABRETMEK ERDEMDİR
Daha önceki performanslarında o bir şeyler yapar, insanlar onu izler, o yoldan bir bilinç kazanırlardı.
Bu defa rolleri değiştirmişti.
Şimdi insanlara performans yaptırıyor.
Abramoviç'in gerçekleştirdiği her performansta bir gerilim unsuru vardı. Yaptığı her işte insanın alıştığı, bildiği, sınırlarına erdiği dünyanın ve gerçeğin dışına çıkmayı amaçlıyordu. Hep politik işler ortaya koydu. Politik derken mutlaka ideolojik siyaset anlaşılmamalı. İnsanın çevresi ve kendisiyle ilişkili, yeterince bilincinde olmadığı edimlerinin dayandığı siyaseti de eleştirdi Abramoviç. Bu defa da benzeri bir şeyi çok ters bir istikamette ortaya koyuyor.
İnsanlara yavaşlamaları, unuttukları duygularını anımsamaları, iç seslerini dinlemeleri gerektiğini, sükunetin, sabretmenin bir erdem olduğunu söylüyor.
Bu da politik bir tutum elbette.
Susmaya, tahammül etmeye başlayan insan içinde eriyip gittiği, tükendiği hayata karşı koymaya başlayacaktır. Başka bir dünyanın peşinde olacaktır artık. Kurulu düzeni reddedecektir. Seçenek arayacaktır, daha yaratıcı düşünmeye başlayacaktır. 'Eylemek' (performans) insanın temel güdüsüdür. Onu bilincinde olmadan gerçekleştirdiğimizde doğada yer alan onca yaratıktan biri oluyoruz. Bilinçle yaptığımızda homo faber'e yapan insana dönüyoruz: Kendini, teknolojiyi, toplumu yapan insan.
Abramoviç yapma ediminin şimdi en içsel, en öznel yanıyla buluşturmuş insanları. Performansa yeni bir boyut katmış.
İnsana insan olmayı hatırlatmıştı.
Çıkınca yarım kalan işimin peşine değil, önce yan taraftaki kitapçıya, sonra da otele gittim. Oturup bu yazıyı yazdım.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.