YAZARA MAİL GÖNDER Yok mu çaresi dostlar fesuphanallah?..

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Belli bir kesim insan, içinde yaşadığımız çağın kahredici narsisizm belasına batmış durumda. En olmadık yerde en olmadık şeyleri yapma hakkını kendilerinde görüyorlar. Bu narsisizm kökenli bir depresyon halinin dışa vurumu. Narsisizmin megalomanisi var işin içinde. Hepsinden önemlisi bu patolojik tablonun kurucusu 'tatminsizlik'

Çocukluktaki ilk maceram evden kaçıp sinemaya gitmektir. O kadar severim sinemaya gitmeyi.
Hâlâ da giderim. Evde, videodan film izlemek bana asla o hazzı vermez. Kırk defa yazdım ve söyledim.
Tekrar etmekten zevk alıyorum.
Bir daha belirteyim: Film izlemek bizim bilinç dışımızın ilkel ve derin kısmında yer alan bir edimdir. Karanlığa gireriz. Hep bir aradayızdır. Birlikte ağlar, birlikte güleriz. Siyah mağaranın duvarında ışıklar düşer. Tanrıların biri gider biri gelir. Etrafta gölgeler, hayaller uçuşur. İki, üç saat, tapınır, bir ayinde yer alır dışarı çıkarız.
Bir katarsis, bir vecd, bir istiğrak, bir arınmadır bu.
Böyle duygularla geçenlerde bir filme gittim. Tam kendimi kaptırmış seyrediyorum, önümdeki koltukta oturan kadın, eğer hakikiyse, binlerce dolarlık çantasından çıkardığı cep telefonunu açtı, madeni, mavi-beyaz, bin voltluk ışığını salona yaydı. Facebook'tan bir şeyler izlemeye başladı. Israr, ikaz, bağırış çağırış kapattı. Fakat uyarıldığında da, bir süre, meseleyi o anlı şanlı 'egosunun' bir tepkisiyle, 'size aldırmıyorum' dercesine telefonunu işletmeyi sürdürdü.
Derken efendim bir konsere gittim. Beni fazla saran bir konser değildi. Gene de müziğin kendi dünyasında yelken açmış gidiyordum.
Kendi hayallerimin ve düşüncelerimin akışındaydım. Dediğim gibi, bir istiğrak içindeydim, gömülmüştüm bir şeylere. Yanda oturan, moda dergilerinde öyle resimler gördüğü için, boyuna posuna, bedenine bakmadan gülünç bir kısa ceket giymiş, bacaklarına, 'zürefanın düşkünü beyazı giyer kış günü' sözünü anımsatacak bir beyaz pantolon çekmiş, çıplak ayaklı, 'pek şık' (!) bey yemedi içmedi, cep telefonunu çıkardı. Ortalık elbette sinemadaki kadar olmasa da karanlıktı. O ışık insanın neredeyse canını acıtıyordu. Gene uyarı, şudur budur, aynı şeyler; önce aldırmazlık, sonra kapatma, ardından tekrar açma. Bu kadarla da kalmadı, derken yanındaki, pek şık, yüzükler, kolyeler içindeki 'chichi' veya 'bling bling' hanım da cep telefonuna davrandı.
Efendim bir başka gün kalabalık bir yemeğe katıldım. Her şey çok şıktı. İnsanlar pırıl pırıldı.
Uzun masalarda yiyip içiyorlardı.
Nezaket, nezahet, zarafet vardı. O ara karşı sırada çaprazımda oturan hazret cebinden, babamın tabiriyle 'boru gibi' bir puro çıkarıp yaktı.
Binlerce insan arasında adam purosunu dumanladı. Düşünün ki, müptelası değilim ama yıllar yılıdır büyük bir zevkle puro içerim hayrete düştüm. Duman üstümüze geliyor, herkes rahatsız fakat beyefendi vapur bacası gibi tütmeye devam ediyor. Garsonların ikazı, yanındakilerin müdahalesi para etmedi, içtikçe içti, canı azizi isteyince de dışarı çıktı, dumanları Boğaz'a karşı savurdu. Daha önce sigara içenler için ayrılan yere gitmeye tenezzül buyurmamışlardı.
Nedir bu?
Önce bir ego meselesi. Belli bir kesim insan, kabul edelim ki, içinde yaşadığımız çağın kahredici narsisizm belasına batmış durumda.
Kimsenin etrafına, başkalarına aldırdığı yok. En olmadık yerde en olmadık şeyleri yapma hakkını kendilerinde görüyorlar. Dünya yansa bir tutam otları yanmaz.
Şımarıklık, küstahlık makamında, mevkiinde sayılacak pervasızlığı bir şahsiyet gösterisi kabul ediyorlar.
Kişiliklerinin gücü, bu, tabiri mazur görünüz, 'terbiyesizlikleriyle' sınırlı. Bu narsisizm kökenli bir depresyon halinin dışa vurumu. Narsisizmin megalomanisi var işin içinde. Hepsinden önemlisi bu patolojik tablonun kurucusu 'tatminsizlik'.
Etrafı rahatsız ederek, hatta kendileriyle uğraşılmasını sağlayarak bir tatmin üretmeye çalışıyorlar.

SOSYAL ŞİZOFRENİ

Fakat beni ilgilendiren, beni çarpan işin başka bir yanı.
Bu insanlar, çok iyi tanıyorum, 'Beyaz Türk' dediğimiz kesimdir.
Beyaz Türk kavramı, biliyorum, tartışmalıdır. Ama üstünde kafa yorduğum ve yazılar yazdığım için şu kadarını söyleyebilirim. Sosyolojik olarak bu kesim elbette büyük kentlidir. Burjuvadır. Yüksek gelir dilimindedir. Çok iyi eğitimlidir.
Dünyayla irtibat halindedir. Yani, görgü, bilgi, terbiye gibi soyut değerleri en yüksek mertebede bilmek 'durumundadır'.
Nitekim bu insanların önemli bir kesimi eğitimini yabancı ülkelerde, bilhassa Amerika'da tamamlamıştır.
Bir Londra'da, bir New York'ta, haydi sinema gene bir derece, bir konserde cep telefonu açmak düşünülemez. Hele ortalık yerde puro tüttürmek, olacak iş değildir. Ama nasıl oluyor da bu eğitimden, deneyimden geçmiş insanlar bu haldedir?
Önce şu: sayısız kişisel tecrübemden biliyorum ve beni çok şaşırtan bir husustur, bu insanlar Amerika'da, İngiltere'de ayrı bir insandırlar, Türkiye'ye gelmek için uçağa bindikleri andan itibaren de ayrı. Daha önce de yazdım. Sokaklarda köpeklerini dolaştırırken, koşarken, spor yaparken, lokantalarda yemek yerken de garip bir biçimde kendilerini New York'ta yaşıyormuş sayarlar. O halet-i ruhiye içindedirler. Ama gelin görün ki, gene aynı insanlar, 'bu' insanlar, sinemada, konserde, tiyatroda dönüşürler ve şu yakındığım tavırları takınırlar. Bu dikkat çekici durumun, bir Dr. Jekyll ve Mr Hyde ikili karakteri, sosyal şizofreniyle bir ilgisinin olduğu muhakkak.
Bu galiba yanlış bir saptama değil.
Çünkü bu insanların arasında dostlarım, tanışlarım, ahbaplarım, arkadaşlarım var. Hatta ben de o kategoriye aitim. Ve son zamanlarda, gerçekte epey bir zamandır, bu insanların içinde yaşadıkları ülkeden, toplumdan çok yakındıklarını, mutsuz olduklarını görüyorum.
Sürekli olarak gitmekten, ülkeyi terk etmekten söz ediyorlar. Hatta gidenler de oldu. Aklımın aldığı bir şey değildir ama diyorum acaba bu mutsuzluğun şu şikayet ettiğim halle bir ilgisi var mı ve olumlu yanıt veriyorum. Var.
Fakat üzücü olan şu ki, memleket onların şikayet ettiği, bırakıp gitmek istedikleri ölçüde kötü değil. Onlar bizatihi narsisizmleri, kendilerine dönük yaşantıları, egolarının batağında boğulmaları hasebiyle, o körlük, sağırlık nedeniyle kaçmak, 'kurtulmak' istiyorlar.
Çünkü, etraflarındaki hiç kimseyi kendilerine layık, müsavi, denk görmüyorlar. Herkesi ezilecek bir böcek gibi telakki ettiklerinden diledikleri yerde cep telefonunu çıkarıyorlar, puro dumanını savuruyorlar, bağıra çağıra konuşuyorlar, gülüyorlar, dünyaya metelik vermiyorlar.
Her şey kötü, yanlış, eğri sadece onlar iyi, güzel ve doğru.

BATILI AMA ŞEKLEN BATILI
Ne yapalım öyleyse öyledir diyeceğim ama değil. Çünkü bu işin ucu bizim modernleşme problemlerimize gidip dayanıyor. Modernleşmeyi Batılılaşma olarak aldık ve anladık. Onu da bir 'şekil' olarak benimsedik. Meselenin özüne giremedik.
Büyük kentlerimiz, 'Beyaz Türkler' Batılı ama şeklen Batılı. İş 'medeniyet' meselesine, bilincine, anlayışına gelince durum vahimden de vahim. En eğitimli, 'doğru' olması gereken en yanlış yerde.
Sizce de ürkütücü değil mi, bu eğitimliler, Batılılar böyle yaşar ve davranırken, memleket kötü kaçıp kurtulalım derken, hiç de o 'mertebede' olmayan, toplumun gariban kesimi kendi geleneksel adabı, erkanı, mahviyetkarlığı içinde edip eyliyor, memleketten kaçıp gitmeyi aklından geçirmiyor.
Ey sosyologlar, psikiyatristler, sosyal psikoloji uzmanları var mı bu işin bir tedavisi?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.