YAZARA MAİL GÖNDER Ne kadınlar sevdim...

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Sinema bir arzu nesnesi yaratma işidir. Hayal ticaretidir. Bu da en kolay, en verimli, en etkileyici biçimde kadınlar üstünden gelişir. Onlara da zaten 'hayal kadınlar' diyorum

Oturmuşuz, yiyip içiyor, gülüp söylüyoruz. Gecikmiş bir yeni yıl kutlaması yapıyoruz. Akın birdenbire haber veriyor. Kimden bahsettiğine dair bilgisi yok. Cep telefonundaki haberi okuyarak, "Anita Ekberg ölmüş" diyor. İçime bir bıçak saplanıyor.
Teatral bir jestle 'ah' diyorum. Gözümün önünden sahneler geçiyor. Ankara'dayız. Hava ayaz. Ne videolar var o zaman ne dvd'ler ne de bugünkü gibi internetten film 'indirmek' mümkün. Yabancı ülkelerin kültür merkezlerindeki gösterimler tek çaremiz. İtalyan Büyükelçiliği'nin önünde titreşe titreşe bekleşiyoruz. Yıl, 1972 veya 73 olmalı. 1960 yapımı, dillere destan Dolce Vita filmini göreceğiz. Bana göre dünya sinemasının en büyük zekalarından biri olan, neşenin, ti'ye almanın, dalga geçmenin ama alay etmemenin (dünyada en nefret ettiğim şeylerden biridir), esprinin sinemanın dışında kalması gerekmediğini, ciddi bir şeyin bu yoldan da söylenebileceğini herkese öğreten, hayallerin, düşlerin, uçup gitmiş anıların, eskimiş, yıpranmış belleklerin tozlarını üflemenin ustası Fellini'nin Dolce Vita'sını izleyeceğiz.
İzliyoruz. Gerçekten çarpılıyorum. Bir kere işin içinde Anouk Aimee var. Dört filmiyle kendisini mühürlüyor belleğime: Lola, Bir Kadın ve Bir Erkek, Randevu ve işte Dolce Vita. Her zaman alımlı, uzak, ince, dokunaklı. Onu bir de daima Fransız şansoncu Juliette Greco ile birlikte düşündüm. Neredeyse aynı diyeceğim bir tarzı, tavrı vardı: o da, siyahlar içinde, melankolik, uzaklıkla, içten bir soğuklukla yaşadı.
Fakat asıl o, Anita, o zamanlar Hayat Mecmuası'nda kapak oldukça yazılan sıfatıyla Buz Venüsü. Haşmetli, gerçeküstü göğüsleri vardı. Sarışındı. Kalın, güçlü bacakları ve gövdesiyle 1960'ların dünyasını kasıp kavurmuştu. Bazı kadınlar çekici, bazıları etkileyici, bazıları güzeldir. Bunların hepsi birlikte olmaz. Anita Ekberg, bunların birkaçına birden sahipti. Çok güzeldi. Çok gösterişliydi. Çok çekiciydi.
Ardından gelen bir kuşağı o kadar etkiledi ki, Fransızlar onun yarattığı çizgiyi, 'çocuk kadın' imajıyla doldurmaya çalışıp Brigitte Bardot'yu çıkardılar. Amerikalılar Ekberg'in tipine daha yakındı. Zaten o da Playboy'da alabildiğine boy göstermeye başlamıştı.
Bunun üstüne iki büyük ve görkemli yıldız sürdüler beyazperdeye: Raquel Welch ve Ursula Andress. Welch, daha ilginç bir tipti. İspanyol asıllı bir babayla İngiliz asıllı bir anneden geliyordu. Dikkat çekici, etkileyici bir görüntüsü vardı. Onun da bedeni güçlüydü. Esmere yakın kumrallığı daha popüler ve kolay benimsenir hale getiriyordu yüzünü. Andress ise tam manasıyla öteki Anita Ekberg olması istenmiş bir oyuncuydu. Sarışında. Uzun boyluydu. İsveçliydi. Dr. No'da 'Bond kızı' oldu, yerini sağlamlaştırdı, belleklere kazındı.

SİNEMADA KADIN FİGÜRÜ

Bütün bunların bileşkesi ise İtalyan yıldızı Sophia Loren'di. Fakat hiçbir zaman 'Türkan Şoray olmaktan' öteye gidemedi. Bir 'arzu nesnesi'ne dönüşmedi asla. Son kertede etkileyici ama işte, orta sınıf ev kadını rolü oynadı. Gözleri elbette dünyaya değerdi. Göğüsleri dünyayı tutardı ama derli toplu, kendi halinde biriydi.
Onun öncesi, belki hepsinin öncesi, 'sinemadaki kadın' figürünün kurucu Rita Hayworth ve Ava Gardner idi. Onları da beğendim. Fakat bana bir noktadan daha fazla bir şey söylemediler. Onları, bütün bu 'sarışın bomba' kavramının kurucusu Marilyn Monroe izledi. Kabul edelim ki, 'sinemadaki kadın', bütün kapasitesiyle birlikte onlardan doğdu. Bu üçlü, kadın yıldız kavramını oluşturan üç isimdir.
Bunlara üç kurucu isim daha ekleyeyim: Marlen Dietrich. Esas odur ve onu izleyen Rita Hayworth'tır sinemada soğuk, uzak, tehlikeli, can almaya hazır 'femme fatale' rolünü oynayan. Bir de kuşkusuz Greta Garbo. Dietrich'in 'Mavi Melek'i ile Hayworth'ın 'Şangay'dan Gelen Kadın'ı başlı başına bir profil hazırlamıştır sinemaya. Bazılarına göre gerisi lafı güzaftır.
Bunlardan başka beğendiğim kadınlar da vardı elbette sinemada. Hiç öyle vurucu, çarpıcı olmayan ama insanın kanını donduran Charlotte Rampling, mesela, onlardan biriydi. Bir de temiz yüzlü, sevecen, ebedi güzelleri vardı hayal dünyasının. Bana göre gelmiş geçmiş en büyük isim Ingrid Bergman'dır. Onu Grace Kelly izler. Bunlar, güzelliğin fenafillah mertebesidir desem ancak doğruyu söylemiş olurum.
Bugünkü dünyadan kimseler yok mu, var elbette. Ama onları tartışmayı anlamlı bulmuyorum. Nicole Kidman'ı, Charlize Theron'u, Scarlett Johansson'ı, orta sınıf kadını rollerinde Kate Winslet'ı beğenerek izliyorum. Ama ben 'efsanevi' yıldızlardan söz etmeyi seviyorum.
Bütün bunlar süzülüp süzülüp bir eşiğe geliyor: herkesin bildiğini tekrarlayayım: Laura Mulvey, sinemanın erkek bakış açısından görülen, ona göre düzenlenmiş ve izleyen erkek gözünün sahnesi olduğunu yazdı, ilgili literatürü yıktı geçti. Ben de bu minval üzere çok dersler anlattım, çok yazılar yazdım, bir de kitabım var. Kabul ediyorum o tanımı ve daha da derinlikleri olduğunu biliyorum. Özetin özeti şudur: sinema bir arzu nesnesi yaratma işidir. Hayal ticaretidir. Bu da en kolay, en verimli, en etkileyici biçimde kadınlar üstünden gelişir. Onlara da zaten 'hayal kadınlar' diyorum.
Hayatımı sadece onlarla geçirmedim elbette. Ama Anita'nın ölümü duyduktan sonra, içimden, önce 'ne kadınlar sevdim' dedim ve durdum, sonra, meşhur dizeyi 'zaten...vardılar' diye tamamladım.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.