Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Ne yalan söyleyeyim bir zamanlar sıkı bir Cumhuriyet okuruydum, her gün alır baştan sona okurdum. Bir zamanlar Cumhuriyet ilginç bir gazeteydi. Bir nesnel, yansız, soğukkanlı, mesafeli gazetecilikten ziyade bal gibi siyaset yapardı

Geçenlerde birikmiş gazetelere bakıyordum, kendi kendime bir tür günah çıkardım.
Hiç öyle iyi bir gazete okuyucusu değilim diye düşündüm.
Bazı tanıdıklarım vardır. Gazete okurluklarıyla marufturlar. İnceden inceye, kıyı bucak tarar ve okurlar cerideleri.
Zaten gazete okumak biraz tiryakilikle ilgilidir.
Hayatımda öyle dönemler oldu. Örneğin babam ve annem, ben çocukken, Cumhuriyet ve Ulus okurdu. Kars'taydık ve gazeteler bir gün arayla gelirdi. Sonra Ankara'ya taşındık.
Bu defa nereden estiyse, Ulus ve Cumhuriyet kesildi, Milliyet alındı. Muhtemelen annemin baskısıyla Hürriyet'e geçildi. Bu değişikliğin altındaki nedenleri ne yazık ki bilmiyorum.
Keşke o nedenlere bugün vakıf olsaydım. Gazete okurluğu, gazete değiştirmek bir sosyolojidir. Bu gerçeği Türkiye'de daha fazla önemserim.
Çünkü Osmanlı-Türk modernleşmesi bir gazetecilik başarısıdır.
Ben elbette kendi meşrebime göre seçerdim okuduğum gazeteleri. Neredeyse tamamı 'solcu' gazetelerdir. Dayım aracılığıyla Akşam gazetesi ve büyük Çetin Altan'la tanıştım, örneğin. Sonra 1970'lerin ikinci yarısında Politika yayınlandı. Selim İleri kardeşim araya girdi, o gazetede kitap eleştirileri yazdım. O dönemde bir süre Yeni Ortam okudum.
Sonra dönemin tabiriyle, 'sekter' bulup uzaklaştım.

DÖNÜŞÜM YILLARI
Derken diğer yazdığım gazeteler geldi. Güneş gazetesinde uzun süre köşem oldu.
Ardından, ben kendimi öyle köşe yazarı saymıyordum ama meğer her 15 günde bir yazıyormuşum ve okurlar beni Yeni Yüzyıl'ın (köşe) yazarı saymışlar. Değildim. Ama sürekliydim.
Ayrıca o gazetede başka işler de yaptım, tıpkı Güneş'te olduğu gibi. Bunlar, Türkiye'nin 1990'larda, dönüşüm yıllarında ortaya çıkan gazetelerle kurduğum ilişkilerdi.
Radikal'in elbette bende bambaşka bir yeri vardır. 1997'den 2005'e kadar o gazetede hem köşe yazdım hem de haftada bir gün sanat-kültür sayfasında bir yazı yayınladım.
O yazıları çok önemsedim.
Hele kültür-sanat yazıları bir kuşağa, onun heyecanlarına aittir.
Bütün bunları aklımdan geçirirken gazetelerin arasında Cumhuriyet elime geçti.
O gün Cumhuriyet Dergi'nin 1000. sayısı yayınlanmış.
Mutlu oldum. O dergide hiç yazmadım. Ama Cumhuriyet 30 yıl önce sanat sayfasında düzenli olarak yazdığım bir gazeteydi. Daha çok görsel sanatlarla ilgili konuları ele aldım orada. Gene bir kuşağın sanatçıları hakkında, meseleleri hakkında yazılar yayınladım. Çok tartışıldılar.
1990'lardan itibaren o yazılardan uzaklaştım.

TARİHSEL ÇATIŞMA
O dönemde ne yalan söyleyeyim sıkı bir Cumhuriyet okuruydum. Her gün alır, baştan başa okurdum.
1980
'lerde, Hasan Cemal'in yönettiği dönemde, pazar günleri, bulvardaki o canım Tuna Pastanesi'ne gidip, tadı hâlâ damağımda Tuna kek yiyip, nefis kahveler ve kakaolar içip dünyanın çeşitli yerlerinden gönderilmiş yazıları okumak bugün bile zevkle hatırladığım bir alışkanlığımdı. Gün erir, yazsa terasta esmerleşen göğü seyreder, kışsa çok şık ama rahatsız koltuklarına ve gazetelere gömülürdüm. Cumhuriyet ilginç bir gazeteydi. Bir nesnel, yansız, soğukkanlı, mesafeli gazetecilikten ziyade bal gibi siyaset yapardı. İlhan Selçuk, başyazar gibiydi. Daima. Yazdıkça yazardı. Hep aynı şeyleri dile getirirdi. Bir konuyu özlüce, çarpıcı bir şekilde kaleme alırdı.
Ama ne gariptir, onca yazısını okudum, bende hiçbir şey kalmadı. Demek ki, sabun köpüğüymüş yazdıkları. Cumhuriyet'i o dönemde bunca okumamın çok önemli bir nedeni vardı. 1989'dan itibaren siyasetle uğraşmaya başlamıştım. SHP'de yönetime danışmanlık yapıyordum.
O taban bütünüyle Cumhuriyet okuruydu. Nihayet bir gün olanlar oldu ve Baykal'la İnönü kapıştı. SHP sonunda kendisini yutacak bir çatlak oluşturmuştu bünyesinde.
1992'de ocak ayı mı yoksa şubat mı kestiremiyorum, bu mücadele üç kere tekrarlandı.
Ve asıl ilginci, tam o zıtlaşma patlak verdiğinde Cumhuriyet gazetesi de tarihsel çatışmasını yaşadı. Şimdi kitaplara konu olan şey cereyan etti.
İlhan Selçuk ve avenesi Hasan Cemal takımına karşı kazan kaldırdı, gazeteden çekti gitti.
O günleri, gazetedeki yazıları şimdi bile satır satır hatırlıyorum.
Bu, Kemalist-militarist gelenekten ayrılmak isteyen sosyal demokrat SHP kesimleriyle geleneksel CHP çizgisini sosyal demokrasi sanan kesimler arasındaki çatışmanın Cumhuriyet'teki savaşıydı.
İlhan Selçuk
takımı kazandı.
SHP'de de aynı çizgideki İnönü kazandı. Hasan Cemal bir daha dönmemecesine gazeteyi terk etti. Ben de SHP'de 'öteki' kanattaydım, yani sosyal demokrasi hattında. Kitaplar yazıyordum bir yandan da.
Türkiye'de o sıralarda bir de İkinci Cumhuriyet tartışılıyordu.
Sosyal demokratların benimsediği şeyler söylüyorlardı ama birbirlerinden uzaktaydılar.
Buna rağmen mesela beni de SHP içinde 'İkinci Cumhuriyetçi' diye damgaladılar.
Zaten nasıl İlhan Selçuk ve takımı geri dönmüş ve gazeteyi yeniden 1960'ların Yön'cü yani militarist-bürokrat çizgisine oturtmuşlarsa aynı şekilde SHP'de 1992 yılında şimdi CHP İstanbul İl Başkanı olan Murat Karayalçın eliyle CHP'nin kursağına atılmıştı.
Tablo tamamlanmıştı.
Gazeteye yeni insanlar davet edildi. Mesela Ahmet Taner Kışlalı bunlardan biriydi.
O sıralarda Murat Karayalçın'ın danışmanlığını yapıyordum.
Yıl 1993'tü ve aynı zamanda kültür bakanlığında danışmandım. Kışlalı önce art arda yazılar yazdı gazetede ve 'Atatürk düşmanı' dedi benim için. Kendisini aradım ve aklımın ucundan bile geçirmeyeceğimi belirttim. Atatürk'e saygımın ne derecede olduğunu yazdığım yazı ve kitaplardan örneklerle anlattım.
Özür diledi. Ama yazmayı sürdürdü. Beni 'atması' için bakana şikayet ediyordu her yazısında. (Bakan Fikri Sağlar'ın beni korumasını ve savunmasını unutamam.) Sonra, tesadüfen tanık oldum çok üzücü ve acı, hatta zavallı bir şekilde, beni Murat Karayalçın'a şikayet etmesi için bir dostuna ihbar etti. (Adını vermediğim o dostum hayattadır ve o sırada Ankara Belediyesi'nde gene Karayalçın'ın danışmanları arasındaydı.)

ARTIK SONUM GELMİŞTİ

O tarihten yani 1992-93'ten sonra Cumhuriyet adım adım kendi çizgisinde radikalleşti. Ulusalcılığın yayın organına dönüştü.
Bünyesine Attila İlhan'ı kattı.
Onun aynı doğrultudaki, Avrasyacı, Sultan Galiyefçi, Kemalist yazılarına sayfalarını açtı. 28 Şubat'ın, 27 Nisan'ın operasyonel gazetesi oldu.
İlhan Selçuk, işkencecisiyle barıştığını gene o dönemde o gazetede ilan etti. Kısacası uzun politik tarihinde Cumhuriyet bir kere daha bir politika aracına dönüştü.
Artık sonum gelmişti o gazetede. Zaten yazı göndermiyordum.
Ama daima kitaplar yayınlıyordum. En kıvır zıvır şeylerden bile kitap ekinde söz eden Cumhuriyet kitaplarımdan tek kelimeyle olsun söz açmadı. Peki. Sergiler düzenledim. 40 türlü iş yaptım. Gene aynı şey, tek kelimeyle olsun bahsetmemek!
Bir defasında bir kitabımla ilgili yazım yayınlanacak olmuş, nasıl kıyamet koptuğunu gene 'içeriden' ve gazetenin en önemli isimlerinden bir dostum haber verdi, anlattı.
Canları sağ olsun. Yeni genel yayın yönetmeni, nazik ve zarifane, bana hiç Cumhuriyet'e uğramadığımdan sitem etti.
Bir toplantıdan çıkıyorduk.
Bunları anlatamadım. Şimdi yazıyorum işte. Cumhuriyet öyledir, diyeyim.
Gene de düşünmekten, söylemekten kendimi alamıyorum; Cumhuriyet benden söz ettiği gün Türkiye epey değişmiş olacaktır, şüpheniz olmasın!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER