YAZARA MAİL GÖNDER Sinan gibi olalım...

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Financial Times'da çıkan habere göre İstanbul'da restore edilen Bizans yapıları camiye dönüştürülüyormuş. Haberin maksadı belli ama gelin biz aynı konunun daha ciddi boyutuna bakalım

Belki gençlik yıllarımdan kalma bir takıntı diyebilirim ama dış basında Türkiye hakkında çıkan yazılardan hiç hazzetmem. Çok yanıldığımı sanmayarak, Batının Türkiye'ye bakışında açık-gizli bir Oryantalizm bulurum. Düşünün ki, Demirel'e karşı mücadele ettiğim 1970'lerde New York Times'ta çıkan yazılara karşı onu savunmuşumdur. O kadar haksızdı ve bilgisizdi o makaleler.
Geçen hafta sonu Financial Timesda çıkan bir yazı bu bakımdan beni düşündürdü. Hiç öyle son zamanlardaki gibi doğrudan siyasetle ilgili değildi. Oysa bal gibi siyasal bir yazıydı. Zaten İngilizler yapacaklarını gayet dolaylı yoldan ve ince bir ayarla yapmasını pek iyi bilir. Ama yazı üstünde çok düşündüğüm ve daha önce de bu köşede yazdığım konulardan biriyle ilgili olduğundan büsbütün beni ilgilendirdi.

***

Efendim konu İstanbul'da restore edilen Bizans yapıları. Yazıya göre ve yazıyı kaleme alan kişinin yaptığı araştırmaya, fikrine müracaat ettiği bilirkişilere göre bu restorasyonlar, yapıları, Bizans kimliğinden çıkarıp cami kimliğine kavuşturuyormuş. Muhabir bu eleştiriyi, kaygıyı, kuşkuyu 'beyaz saçlı' eşiyle birlikte bu konularda çalışan bir kadın hocamızdan duymuş, onun ağzından yazıyor. Maksadı belli: İktidar Bizans mirasına İslami bir damga vuruyor. İşin o kısmını hiç küçümsemeyelim ama geçelim. Çünkü ana konu daha ciddi.
Sonra restorasyonu yapan kişiyle konuşuyor muhabir. Restoratör bana pek anlamlı gelmeyen, çok yanlış bulduğum bazı görüşler öne sürüyor. Diyor ki, elimizde sadece yapının 19. yüzyılda çekilmiş fotoğrafları var. Onlara bakarak onarımı yapıyoruz, ne bilelim orijinal hali neydi?
Evet, yazı konusunda hassasiyetim, 'aykırı' düşüncelerim berdevam ama bu iş beni rahatsız etmedi değil. Başlayayım...
Birincisi, büyük hicranımız. Ben Bizans'ta yaşıyorum. Üniversitem Haliç'te Cibali'de. Eski Rum Ortodoks ve Yahudi mahallelerinin kesiştiği, birleştiği yerde. Fener Patrikhanesi iki adım ötemizde, komşumuz. O sokaklarda gezer, dolaşırım. Fatih'in fethettiği Bizans tamı tamına budur, buralarıdır.
Mahalleler zaman içinde büyük dönüşüm geçirmiştir. 19. yüzyılda işçi mahalleleri olmuşlardır. Bizans dokusunu yitirmişlerdir. Yahudi sinagogları (bazıları yenilense bile) perişandır. O zengin cemaat kültürüne sahip çıkmamıştır.
Sonra Yedikule'de dolaşırım. Belki son zamanlarda fazla gitmedim. Ama yıllarca oralara girip çıktım. O bölgedeki Bizans yapılarının perişan halini içim sızlayarak görmüşümdür. Yılda birkaç defa mutlaka Pantokrator Kilisesi'ne giderim. İşte şimdi orası restore ediliyor. Kısa bir süre önce o canım yapı bir mezbelelikti. Elbette bir cami orası. Ama camiye de yakışmayan bir halde bulunduğunu çok yazdım. İmam bir tek kişilik bir cemaatim bile yok diye bana çok söyleyip yakındı. Fenari İsa, Kalenderhane, Vefa, Atik Mustafa camileri hep öyledir. Bazıları daha iyi durumdadır, bazıları biraz daha yıpraktır. Fakat hepsi Bizans yapısıdır.
Bu camiler vakti zamanında kiliseden dönüştürülmüştür. Hepsi de öyle fetih sonrasında değil. Bazıları 18. bazıları 19. yüzyılda bugünkü hallerine getirilmiştir. Hatta bazıları önce müze yapılmış, ardından çok yakın tarihlerde yeniden cami olmuşlardır. Ayasofya konusunda süren tartışma da budur. (Bu konuyu ayrıca yeniden ele alacağım, başka bir yazıda.)
***

Şimdi, yıllardır yazdığım fikrimi bir daha yazayım. Büyük Osmanlının yaptığını çok iyi anlıyorum. Bir din imparatorluğuydu Osmanlı. İslam ideolojik üstyapısını meydana getiriyordu. Kiliseleri camiye çevirmek sadece onun başlattığı bir iş değildi. Doğduğum şehir Kars'taki büyük Ermeni camii ki, 10. yüzyılda yapılmış muhteşem bir yapıdır, gene 10. yüzyılın içinde 'camileştirilmiştir'. Bunu anlamayacak ne var? Aynı şeyi tarihçi dostum Heath Lowry'nin çok değerli yapıtından biliyoruz, Yunanlar yaptılar, camileri kiliseye dönüştürdüler. Dinin ulusal kimliğin kurucu unsuru olduğu dönemlerde bu kaçınılmaz bir durumdu.
Ne var ki, bugün aynı noktada değiliz. Kuşkusuz siyaseti İslamcı kökenden gelen bir siyaset bugün tayin ediyor. Bu siyaset kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlıyor. Muhafazakarlığı ister istemez dini ve milli kavram ve söylemlere vurgu yapıyor. Ama demokratlığı da bugünkü dünyada hoşgörü, uzlaşma, çoğulculuk, çokkültürlülük gibi kavramları kapsıyor. Küreselleşmeyi içeriyor bugün demokratlık.
Böylesi bir dünyada ve böylesi ideolojik formasyon içinde bu camilerin bazılarını yeniden müze yapmakta, kilise yapmakta ne besi olsun? Haydi ondan vazgeçtim, camiyi yeniden müzeye dönüştürmek diyelim zor.
Restorasyonlarında belirtilen zorlamalara gitmek çok anlamlı değil. Van'daki, Trabzon'daki kiliseleri ibadete açtık, hiçbir şey kaybetmedik. Çok şey kazandık. Aynı şeyi Türk ve Müslüman İstanbul'da yaparsak da ben çok şey kazanacağımız kanısındayım.
Sadece o mu? Gene çok zamanlar söyledim. Bizans'ta, onun kalbinde yaşıyoruz. İstanbul'dayız. Son zamanların bazı girişimleri bir yana, Bizans araştırmaları merkezimiz yok. Bu konuları irdeleyenler Avrupa ve Amerika üniversitelerine gitmek zorundadır. Peki Doğu Roma'nın başkentini fethettikten sonra kendisine Rum'un Sezarı/ Kayzeri diyen Fatih'e karşı o Rum kültürüne ait bir şey yapma borcumuz bulunmuyor mu? Bu konudaki halimiz beni dehşete düşürüyor, kim ne derse desin... Peki, cami olmuş yapıları yeniden kilise yapmak zor ise hiç değilse onların özgün hallerini muhafaza edelim. Bugün mimarlık iki yapıyı yan yana fevkalede bir şekilde getirebilir.
Buna bir boyut daha ekleyeyim. İstanbul'dan bahsediyoruz, doğal ama meseleyi Hıristiyanlık diye aldığımız zaman bütün Anadolu aynı olumsuz şartlardadır. Hıristiyanlık bir Anadolu kültürüdür demeyeyim de Anadolu tarihinin bir parçasıdır. Veya tersi: Anadolu İsevi kültürün tarihindeki en önemli dönemleri belirler. Her yerde kiliseler vardır. Her yerde sayısı git gide azalan bir Ermeni ve Rum cemaati ve mezhepleri mevcuttur. İsa peygamberin ufulünden sonra havarileri Anadolu'ya geldiler, İznik'e kadar gittiler ve İznik Konsülünden sonra bugünkü tarih başladı. Bu büyük tarih kaç milyar kişinin ortak tarihidir diye düşündüğümüz zaman yaratacağımız inanç turizmi kimse kuşku duymasın her şeyden önce İslamın büyük hoşgörüsüne katkıda bulunacaktır. Hıristiyan tarihi bütün şovenizmden arınmış bir biçimde bugün büyük Anadolu kültürünün bir parçası olarak artık bizimdir ve onu en iyi şekilde korumak ve kollamak da vazifemizdir.
Ecdat da bunu böyle yaptı. Tamam, en büyük kilisede fetihten sonra namaz kılındı ve orası Fethiye camii oldu ama ötesine el sürmedi ecdat. Kendisini onları dönüştürerek değil olduğu gibi muhafaza ederek kurdu, oluşturdu. Kültürel yıkım getiren bir koloniyalizm yapmadı. Ondan öğrenecek çok şeyimiz var.
Fransa'da bir dönemde Rönesans kültürü çok öne çıkmıştı. Bu 19. yüzyılda oluyordu. O dönemde Orta Çağ kiliselerini restore etmekten ziyade yeniden inşa ederek birer Rönesans yapısına dönüştürdüler. Bugün onların bazılarını ibret-i alem için saklıyorlar. Gördüm. Akıl almaz bir komiklikmiş. İlkel bir 'tiyatrosallık', bir 'dekor' tutkusuymuş. O özgün yapıların o şekle sokulmasının acısı da ayrı bir dert... Şimdi aynı hatayı Türkiye'de elimizdeki canım Bizans yapıları bakımından yapmayalım.
Kültürel bilinç donuk değildir. Eğer bir bilinçten söz ediyorsak geçişken ve etkileşimlidir. Sinan camilerini yaparken Pantokrator'a bakıyordu. Ayasofya'nın kubbesini aşmak en büyük emeliydi. Onunla mücadele ediyordu. Süleymaniye gibi bir deha eserini yarattı ama ardından da Ayasofya'dan bütünüyle farklı Selimiye'yi vücuda getirdi. Önünde Bizans yapıları olmasa hiçbiri gerçekleşmezdi.
Gelin böyle düşünelim! Cumhurbaşkanımıza, Başbakanımıza ve Kültür Bakanlarımıza, arzımdır...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.