YAZARA MAİL GÖNDER Waterloo: Tarih tarihten öte

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Waterloo artık turizmle bütünleşti. Uyduruk eşyalar satılıyor etrafta, insanlar bir yandan savaşın ürpertisini içlerinde duyarak geziyor o meydanı ama bir yandan da o dehşet verici olayı bir 'zevk-i tahattur'a çeviriyor

Kolejde o zamanlar cumartesi günleri öğlene kadar ders vardı. Sonra çıkar, biraz da aç karnına bir sinemaya giderdik. Filmler o zaman da en büyük tutkularım arasındaydı. Yuri Bondarchuk'un... Waterloo diye bir filmin 'Ankara'ya geldiğini' perşembe/cuma günleri haftanın filmlerini açıklayan gazete yazılarından öğrenmiştim. O zamanlar filmler önce İstanbul'da 'oynar' bir hafta, iki hafta sonra Ankara'ya gelirdi.
Arı Sineması'nda gösteriliyormuş. Çok güzel bir bahar günü diye aklımda kalmış. Okuldan çıktık. O zamanlar taksi falan bilinmez. Bir dolmuşa, otobüse binip gideceğiz. 14 matinesine. Etrafta cumartesi kalabalığı. Yavuz'la elimizde çantalar. Demirtepeye kadar yürüdük. Araç bulamadık.
Tam Menekşe Sokak'ın köşesi. Saat 13 civarı. Büyük, Chevrolet-Biscayne araba. Direksiyonda babam. Ne oluyor falan diyor. Durumu anlatıyorum. Allah'a sığınıp bizi Bahçelievler'e kadar götürüp götüremeyeceğini soruyorum. Babam olacak da bizi arabayla bir yere bırakacak. Büyük bir sükunetle bizi yüz geri ediyor. Tam o sırada bir otobüs. Atlıyoruz. Salona girdiğimizde film başlamış, Napoelon, Fontainebleau Şatosu'nun avlusunda, bayrağı öpüyor, başını kaldırıyor, "Bu öpücükle... beni hatırlayın... askerlerim, oğullarım, çocuklarım" diye bağırıyor. Gözünde yaşlar.
Film bir fırtına gibi esiyor. O savaş sahneleri... Hemoroid kanaması geçiren imparator. Prusyalılar zamanında bize yaptıkları gibi, yetişip arkadan saldırıyorlar. Napoleon, "Eyvah" diyor, "Ormanı yakmayı unuttum". Yenilgi... Savaş meydanından yaka paça kaçırıyorlar. Sonra sürgün...
Film bitiyor. Napoleon'un yenilgisi içime oturmuş. Henüz Fransız solcularının La Fontaine öyküsüne izafeten "Napoleon kendisini öküz sanan bir kurbağadır" lafını işitmiş değilim. Çıkıyoruz. Dışarıda cumartesi günü var. O kadar çok sevdiğim, Bahçelievler son durakta, önünde nefis, bakmaya doyamadığım büyük bir boşluğun uzandığı Arı Sineması'nın (sonra başka anılarım da olacak) altındaki, nefis profiterollerin yapıldığı pastaneye oturuyoruz. Onlardan birini gövdeye indiriyoruz.

NEDEN MEŞHUR OLDU?
Aradan yıllar geçiyor. Artık internet var. Bir kitabı, dergiyi, filmi bulmak için bir ömür harcamamız gerekmiyor. Eskiden içimizde ne kalmışsa, kültürel malzeme olarak, hemen getirtiyoruz. Ben de Waterloo filmini getirtiyorum. Akın henüz küçük. Sonradan büyük bir uzmanı olacağı bilgisayar oyunlarına başlamış. Civilizations oyunuyla saatler geçiriyor. Ortaçağ'a merak sarmış. Savaş tarihine yavaş yavaş ısınıyor. Filmi veriyorum, izliyor, müthiş etkileniyor. Hele o "Askerlerim, oğullarım, çocuklarım..." bölümü. Savaş görüntülerini ise defalarca izlemiş, kendince çözümlemiş. Bir nesilden ötekine... Böyledir büyük yaşamlar, filmler, romanlar!
Aradan yıllar geçiyor. Bir gün yolum Brüksel'e düşüyor. Dağhan'la birlikteyiz. Emil çok eski Mercedes arabasıyla bizi sağa sola götürüyor. Bir pazar günü. Türkiye'ye geri geleceğiz. Ben tutturuyorum Waterloo'yu göreceğim diye. "Yahu yok bir şey!" diye beni caydırmaya çalışıyorlar ama inadım inat gidiyoruz. Ben yağan müthiş yağmura ve esen fırtınaya aldırmadan, soğuk cabası, malum Aslanlı Tepe'ye tırmanıyorum. Savaşın aşamalarını gösteren krokilere bakıyorum. Lisedeki tarih hocamız Hilal Nermin Gül hanımın "Biz Waterloo'yu gördük, şöyle küçük bir meydan" sözü kulaklarımda çınlıyor. Gerçekten küçücük bir alan. Bu 'kader savaşı' önümdeki meydanda yaşanıyor, o an... Waterloo'nun bu sene 200. yıldönümü.
Geçenlerde London Review of Books'ta Rosemary Hill'in Waterloo konusunda çok önemli bir makalesini okudum. Doğal olarak o da savaşın 200. yılını konu ederek, aradan geçen sürede bu meselenin dönüşümünü ele almış. Ortada ilginç bir soru var. Nasıl oluyor, neden, dünyada bu kadar önemli savaşlar yaşanmıştır, hepsi unutulmuş, iz bırakmamış fakat Waterloo bu ölçüde meşhur olmuştur?

SON BÜYÜK SAVAŞ
Bu sorunun cevabını bilmiyorum, ama birkaç spekülasyonda bulunabilirim. Bir kere Waterloo, son büyük savaştır. Avrupa'nın geniş, büyük, görkemli 19. yüzyılı o savaşla birlikte başlamıştır. Bütün Avrupa'yı kasıp kavuran Napoleon ve savaşları onunla birlikte sona ermiştir. Unutmayalım, Napoleon'un adı karşısındaki müttefikler arasında 'canavar'dı.
Bir başka neden, Waterloo'nun Brüksel'in çok yakınında bulunmasıdır. Savaş ortak bilinçdışımızın en önemli kavramlarından biridir. Mesela savaşa gidip dönenleri şaşkınlık ve ürküntüyle izleriz. Savaş meydanlarını bu anlayışla gezeriz. Waterloo'nun bu bahsettiğim özelliği daha savaştan bir kaç gün sonrasından başlayarak 'ziyaret' edilmesine, bir turizm merkezi haline gelmesine yol açtı. Hill, büyük İngiliz romancısı Walter Scott'un yaptığı geziyi anlatıyor. Bir başka İngiliz'in anılarını aktarıyor. O arada ne bileyim, mesela Victor Hugo gitmiştir meydana.
Son bir neden bu kadar büyük bir savaşın (Napoleon'un ordusundan 41 müttefik ordudan 24 bin kişi öldü, yaralandı, kayboldu. Savaş öğlen başladı akşam üstü belli oldu, gece 21'de tamamen bitmişti. Topu topu sekiz saatte 55 bin ölü, yaralı, kayıp...) çok yakın bir tarihte cereyan etmesi. Son neden savaşın dramatik sonudur. Çok büyük bir imparatorun yenilip tacını tahtını kaybetmesidir.
Fakat başka bir şey var. Zaman tarihi önce alabildiğine değiştiriyor, sonra yeniden yazıyor. Şu bahsettiğim makale de ona değiniyor. Düşünün bugün o savaş artık turizmle bütünleşti. Uyduruk eşyalar satılıyor etrafta, insanlar bir yandan savaşın ürpertisini içlerinde duyarak geziyor o meydanı ama bir yandan da o dehşet verici olayı bir 'zevk-i tahattur'a çeviriyor. Savaş meydanı yıkılıyor, yeniden kuruluyor. Bu, ortak hafızanın tarih içinde nasıl değiştiğini gösteren çok önemli bir olgudur. Tarihin bir gerçeğinin gündelik hayatın ve popüler kültürün bir parçası haline gelişi bu bakımdan sadece ilgi çekici değil aynı zamanda şaşırtıcıdır da.
Nasıl olmaz? Düşünün ki, belli bir tarihsel gerçeklik, bu tür gelişmelerin neticesinde, her dönemde yeniden kuruluyor. Herkes tarihi kendi sübjektif izleniminden hareket ederek yeniden anlatıyor. Bu dönemlerin her biri bizi gerçekten bir adım daha öteye taşıyor. Tarihsel gerçeklikten ziyade bu (yeni) gerçeğin kendisi önem kazanıyor. Düşünün, savaştan daha iki yıl sonra meydanı gidip gezen Napoleon'un belalısı ve savaşın muzafferi Wellington Dükü, "Nerede benim savaş meydanım?" diye feryat ediyordu. Daha o dönemde meydan değiştirilmiş, gerçek bambaşka bir yere taşınmıştı.
Tarihçinin meselesi de o noktadan sonra gerçeğin ne olduğunu, nerede olduğunu, hangisi olduğunu bulmak, anlatmaktır. O nedenle tarih yazımını bir tür arkeoloji olarak görenler vardır. Bir kazma, bulma, değerlendirme, anlamlandırma ve parçaları yan yana getirerek yeni bir 'gerçek' inşa etme işidir tarih; ama 'bir' gerçek. Başka bir kuşak gelecek, eldeki belgeleri sahip olduğu yeni birikim ve algıyla bambaşka şekilde yorumlayacak, yepyeni bir gerçeklik inşa edecektir.

TARİH YAZILANDIR
Bizde de böyle bir tartışma bundan bir süre önce yaşandı. Çanakkale Savaşı'na katılmış bir Ermeni subayın, Torosyan'ın anıları ortalığı karıştırdı. Kabul ediyorum, o anılarda, anlatan kişinin şahsiyetinde ve öyküsünde bambaşka boyutlar vardı ama gene de meselenin ucu gelip buraya dayanıyordu. (Şimdi Bilgi Üniversitesi bu konuda bir kitap yayınladı.) Kısacası, tarih yapılan değil gerçekten de yazılandır.
Neyse, savaş bitti, Avrupa'nın yeniden kurulması demek olan Paris Konferansı yapıldı. Bunların hepsini biliyoruz, yazılanları okuduk. Ama bilmediğimiz, az bildiğimiz husus, Napoleon'un İngilizlere yazdığı iltica mektubudur. Orada, "Şimdi" der, "Temistokles gibi size sığınıyorum". İlk okuduğumda çok şaşırmıştım. Saray ressamı David'in Sokrates'i neden Yunan atletler gibi çizdiğini o vakit daha iyi anlamıştım. Gelin görün ki, Temistokles de şimdi 300: Rise of an Empire filminin konusu oldu. Biz de 1970'lerde Waterloo'yu Abba'nın unutulmaz şarkısı olarak her gün 'okuyor'duk. İşte tarih böyle bir şey, Waterloo da bu!...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.