YAZARA MAİL GÖNDER Oktay Akbal ölünce...

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Yazarlarımız, en saf edebiyatı üreten edebiyatçılarımız iki 'bela'dan yakasını kurtaramamıştır. Bunların ilki gazetecilik, diğeri siyasettir. Akbal da bu tuzağa düştü. Önce gazetecilik yaptı. Sonra edebiyatçılığını unutturacak biçimde, yazınsal bir üslup kursa da anlamsız bir siyasetçiliğe soyundu

Oktay Akbal öldükten sonra basında çıkan yazılara bakıyorum. Nicelik olarak da nitelik olarak da fazla bir şey ifade etmeyen yazılar. Ne kadar yazık.. Ölen, Sait Faik sonrası hikayeyi en üst düzeyde sürdürmüş, modern edebiyat dendiğinde adı akla ilk gelen öykücülerdendi. (Ondan sonra da o hikayeyi Demir Özlü izleyip, işleyip geliştirdi.) Neredeyse Akbal'ın bu dünyadan geçip gittiğini fark etmedi.
Bu konu üstünde düşünen ve yakınan isimler oldu. Ben de düşündüm. Görüşlerimi belirteceğim. Ama ondan evvel başka bir öykücümüzün de aynı akıbete maruz kaldığını belirteyim: Tarık Dursun K. O da son derecede değerli bir edebiyatçıydı.
Öykü dilini çok farklı şekilde kurmuş, anlatımını alabildiğine 'sinematografik' hale getirmiş, İmbatla Dol Kalbim kitabında bence bu üslubunun ve tekniğinin doruğuna ulaşmıştı.
Akbal gibi, sessiz sedasız ayrılıp gitti dünyadan.

ÜÇ NOKTALI CÜMLELER
Oktay Akbal, yazıya 1940'larda başlamıştı. Edebiyatçı bir aileden geliyordu.
Dedesi bir Osmanlı yöneticisi ve yazardı. Fransız okullarında okumuştu. Demektir ki, ailenin de etkisiyle daha çok erken yaşta edebiyata, hem de yüksek bir edebiyata yönelmişti.
Sonrasında kendi edebiyat dünyasını kurdu. Herkes onun yumuşak huyundan söz ediyor.
Benim de öyle anılarım oldu. İlkini, etrafında yetiştiğim Attila İlhan anlatmıştı.
İlhan, çok keskin polemikler yaptığı bir dönemde Akbal'ın bir kitabı yayınlanınca oturup Eksik Firari diye bir yazı yazmış.
Ben de sonradan o yazıyı bulup okumuş ve kendisiyle konuşmuştum. İşin teorik kısmı apaçık ortadaydı. Akbal, küskün, kırgın, mesafeli, uzak kentli, küçük burjuva insanı anlatıyordu. Cümleleri bile buna göreydi. Kısa, iki üç bazen tek kelimeden müteşekkil cümleler. Hepsinin sonu da, neredeyse, yan yana üç noktayla bitiyor; belirsizlik, kararsızlık, biraz da tepki: ne haliniz varsa görün, benden bu kadar... Kendisine dönüktü bu duyguların hepsi, aslında.
Neyse, Attila Abi, "Çocuğum" dedi,"Bir gün yolda yürürüken Oktay'la birlikte, bir mahalleden geçiyorduk, çocuklar top oynuyor, bağırış çağırış, onları bana gösterip, 'Ben bunlardan korkup sokağa çıkamazdım' dedi, ben de dönüp, 'Ben de işte o seni korkutanlardan biriydim' dedim" diye meseleyi özetledi.

MÜTHİŞ KİTAP ADLARI
Ama ben Oktay Akbal'ı seviyordum. Garipler Sokağı'nı, sıra arkadaşım Levent'ten (Siber-şimdi nerelerde?) alıp okumuştum. İtiraf: çok sevmemiştim, pek bana göre değildi.
Ama öykülerine vurgundum.
İşin ilginç yanı, kitabının adı Yalnızlık Bana Yasak idi ama yalnızlığı anlatıyordu. Müthiş adlar koymuştu kitaplarına: Suçumuz İnsan Olmak, Önce Ekmekler Bozuldu, Yeryüzü Korkusu... Sadece bu kitap adlarına bakarak bile çok şey söylenebilirdi, yazarlığı hakkında.
Derken 1977 yılında CHP'nin ve Bülent Ecevit'in çıkardığı Özgür İnsan dergisinin sanat-edebiyat bölümünü yapmaya başladım. Bir soruşturma açtım. Edebiyatımızdan 10 roman adı verip bunları yazarlara gönderdim ve kendi öznellikleri içinde 'önem derecesine' göre sırlamalarını istedim.
Vay efendim... Türk edebiyatı tarihinin en büyük kıyametlerinden biri koptu. Ben nasıl olurmuşum da CHP'nin dergisinde Peyami Safa'nın, Kemal Tahir'in adını anar, yapıtlarını verirmişim... O kervana katılanlardan ve en zehir zenberek yazılardan biri Oktay Akbal'dı. Ben de cevap verdim falan... Derken bir sonbahar günü Türk Dil Kurumu'nun düzenlediği bir etkinliğe katıldım.
Attila İlhan'la birlikte gitmiştik.
Fuayede Oktay Bey ile şakalaşıp gülüştüler. Ama beni Fazıl Hüsnü ile tanıştırdıysa da Akbal'la tanıştırmayı unuttu Attila Abi. Çıkışta söyledim, "Tüh, hay Allah" dedi.
Oktay Bey ile Kültür Bakanlığı'nda danışmanlık yaptığım yıllarda tanıştım. Gene bir toplantıdaydık. O gene bir şeylere çatmıştı. Tanıştırınca baktım, müthiş mahcup, gerçekten 'firari' bir insan. Hiç o yazıları yazacak biri gibi değil.
Ama biraz daha derinlemesine düşününce, evet, o yazılardaki sertlik bir küskünlük, kırgınlıktan kaynaklanıyordu.
Tüm öykülerini okudum Akbal'ın, neredeyse bütün yapıtlarını. Ama beni asıl saran günlükleriydi, günceleri.
Onları yazıldığı dönemde okumuştum.
Sonra kitap haline getirildiklerinde okumuştum.
Nihayet Princeton'a gittim, uzun süre ders vermek için.
Geceleri 12'ye kadar çalışıyordum.
Sonra ya bir film izliyor ya da bir şey okuyordum. O arada bu kitapları, günlükleri yeniden okudum. Müthişti!
Oktay Akbal, hiç lamı cimi yok, o metinlerde kendisini bir roman kahramanına dönüştürmüştü.
Hele, eski eşinden ayrıldığı günlerde yazdıkları bir mucizeydi. Akbal evi terk ediyor, başka, içinde hiçbir şeyin olmadığı bir eve yerleşiyor, derken gripe yakalanıyor. Ve âşık... Eski eşinden nefret ediyor.
Sevgilisini aşkla, özlemle, heyecanla bekliyor. Bu kadar içten, özden, nefis metinler çok azdır Türk edebiyatında.
Tekrar edeyim, başlı başına bir romandır o günlükler.

MİNÖR EDEBİYAT

Bütün onları okuduğum zaman, Oktay Akbal'ı, bal gibi bir Fransız yazar olarak canlandırmıştım gözümde. Ne demektir bu? Hiç öyle oryantalizmlere falan gönül indirecek halim yok, kestirmeden söyleyeyim. Bu benzetmeyle onun çok kentli birisi olduğunu düşünmüştüm öncelikle.
Kentte yaşayan, kentler arasında gezinen, kafelere alışkın, barları yoklayan, içki içmekten hoşlanan, ev gezmelerine giden, dostlarıyla buluşmayı seven, dünyaya ilgili bir yazar.
Yabancı dergiler, gazeteler okuyor, çeviriler yapıyor.
Gerçekten de Akbal, bütün o öykülerde, romanlarda apaçık bir şekilde varoluşçuluktan çok etkilenmiş, çok esinler taşıyan, kesin olarak bir savaş sonrası dönem yazarıdır. Hayata olan mesafesinin altında da bu gerçek yatar. Tarihin ve toplumun getirdiklerine tepkisel olmamak o koşullardan süzülüp gelmiş olanlar için olanaksızdır. Gene aynı koşullardan türemiş bazı yazarlar daha iyimser olabilir. Ama Akbal onlardan değildir. Biraz kötümser biraz karamsar ama hayli mesafelidir.
Ben o edebiyatı her zaman 'minör edebiyat' olarak nitelendirdim.
Türkiye'de üstünde yeterince durulmamış bir alandır bu. Ama has edebiyatın da bu sahada biçimlendiğini belirtmek gerek. Bizim şu kısa/ küçük romanlarımızı ayrı bir gözle değerlendirme zamanı gelmiştir. O bağlamda Akbal'ın yeri daha iyi anlaşılacaktır.
Şimdi gelelim Oktay Akbal'ın ölümüne gösterilen kayıtsızlığa. Elbette çok şey söylenebilir. Ama ben bir tek noktanın üstünde duracağım. Ne yazık ki, uzun tarihimizde yazarlarımız, en saf edebiyatı üreten edebiyatçılarımız iki 'bela'dan yakasını kurtaramamıştır. Bunların ilki gazetecilik, diğeri siyasettir. Akbal da bu tuzağa düştü. Önce gazetecilik yaptı. Haydi onu anladık. Ama sonrasında edebiyatçılığını unutturacak biçimde, yazınsal bir üslup kursa da anlamsız bir siyasetçiliğe soyundu. Asıl ağırlığını o Atatürkçülük, aydınlanma yazılarına verdi. Cumhuriyet gazetesiyle özdeşleştirdi kendisini.
Ne düşüncelerine söyleyecek bir şeyim var ne de gazetesine. Akbal bir siyasetçi olamazdı. Fakat neydi eşi aracılığıyla giriştiği o SHP politikaları! Ne gerek vardı?... Edebiyat üslubuyla yazılmış, adeta romantik siyaset yazıları. Bir düşünce adamı ise hiç değildi. O çabalarından geriye bir şey kalmazdı. Kalmadı. Ama ne yazık ki, bu dünyadan bir edebiyatçı olarak değil, tersine, edebiyatçılığını öldürmüş bir siyasetçi, bir 'polemik' yazarı olarak uğurlandı. Tıpkı Attila İlhan gibi. Oysa edebiyatçı kalsaydı hem daha fazla şey yapacak hem de bugün bambaşka bir yerde bulunacaktı. Ne yapalım, gene de ben, işte, edebiyatıyla anıyorum onu, zamanın git gide incelttiği, süzdüğü, şiirleşmiş öyküleri ve günlükleriyle...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.