Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Antalya Film Festivali'nde üç yıldızla tanıştım. Öyle az buz isimler değildi. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici kadınlarından, belki de başlıcası, Catherine Deneuve, sinemanın en parlak olduğu kadar da güçlü, etkileyici oyuncularından Jeremy Irons ve nihayet Hollywood dışında kalarak gücünü kanıtlamış aykırı, sert, yorucu ve yorgun bir oyuncu Kathleen Turner

İnsanın en şaşırtıcı yanı belki de karşısındakini şaşırtma gücüne sahip olmasıdır. Kaç yaşında olursak olalım, insanları ne kadar iyi tanıdığımızı sanırsak sanalım, bir başka insanın davranışına şaşırabiliyoruz. İnsan o derecede karmaşık, esnek, değişken bir varlık. Kültür ve uygarlık önceden saptanmış bir yol içinde ilerlememizi zorunlu kılıyor ve bu ilkeler toplum içinde birbirimizle olan ilişkimizi daha kararlı, daha az şaşırtıcı, çünkü belirli, bir çizgiye oturtuyorsa da insan çözülemeyen bir varlık.
İnsanın bu şaşırtıcı özelliklerinin başında benim için, 'yıldızlarla' olan ilişkisi gelir.
İnsanın onlara hayranlık duyuşu, onlarla büyülenişi, karşılaştığında ağzının dilinin kilitlenmesi, neredeyse o insanlara tapınması, onların karşısında esrimesi garip değil de nedir?
Bunu açıklayan dünya kadar kuram var. Fakat o kuramlar gerçeği yerinden oynatmaya yetmiyor.
Gerçek orada: insan, sinemanın, pop kültürün, kendisine 'yıldız' olarak seçtiği kişinin karşısında büyüleniyor.
Antalya Film Festivali'nde bu yıldızların üçüyle yakından tanıştım.
Öyle az buz isimler değildi. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici kadınlarından, belki de başlıcası, Catherine Deneuve, sinemanın en parlak olduğu kadar da güçlü, etkileyici oyuncularından Jeremy Irons ve nihayet Hollywood dışında kalarak gücünü kanıtlamış aykırı, sert, yorucu ve yorgun bir oyuncu Kathleen Turner.
Bir yemek masası etrafında karşımda oturan Deneuve'den başlayarak onları gözucuyla izliyorum ve ansızın üç ayrı kültürün içinden geldiklerini fark ediyorum. Deneuve Fransız, Irons İngiliz, Turner Amerikalı. Dolayısıyla hareketlerine, davranış ve tepkilerine de bu üç kültürün etkisi sinmiş.

TEPEDEN TIRNAĞA BİR AKTÖR

Bu eşi bulunmayacak bir gözlem imkanı.
Deneuve neredeyse aristokratik denecek bir soğukluk, mesafelilik kuşanmış ama biraz üstüne gidince o dikkatini muhafaza etmekle birlikte alabildiğine insancıl, cömert ve yumuşak birisi.
Irons bütün Anglosakson insancıllığı, nezaketi içinde. Aynı zamanda hayata tepeden tırnağa bir aktör olarak bakıyor, her an, hayatı içinde oynayacağı bir sahne olarak görüyor, giyiminden davranışına kadar daima öyle: oyuncu! Ve oynuyor, ama zerre kadar yapmacığı, iğretisi olmayan, derisi gibi taşıdığı bir 'act/ing' bu. Turner ise asi, aksi, aykırı. Hırçın, yorgun, her an isyan çıkarmaya hazır. Yaşadığı, ağır sonuçları olan, daima acılar çekmesine yol açan romatoid artrit hastalığı, atlattığı alkolizm dönemleri, Hollywood protokollerine kafa tutan feminist tavrıyla bambaşka bir kültürün insanı. Ama o da ince, nazik, dikkatli.
Deneuve'e bakarsanız sinema tarihinin son 50 küsur yılından bahsediyoruz. Turner ki 1980'lerin ikonik oyuncusuydu, 35 yıllık bir mazi var karşımda. Bunlar tutkunu olduğum, sinema denen o yalan ve büyü dünyasının bütün yükünü taşıdılar.

ELLERİ YLE KONUŞUYOR
Deneuve'le konuştum en fazla. Boynunu pek çeviremeyen, aldığı kilolara rağmen hâlâ etkileyici fakat hepsinden önemlisi elleriyle konuşan, dipten dibe sert mizaçlı, Fransız Kartezyen mantığından taviz vermeyen, en küçük sözcüğü bile sakınarak kullanan birisi.
Nitekim "Fransız sinemasının son 50 yılının, en parlak döneminin tanığı oldunuz" dediğim anda itiraz ediyor, "Tanıklık yanlış sözcük" diyor. Haklı: onu yaratanlardan biriydi. Dünyanın en çekici erkekleriyle birlikte olmuş, bir güzellik ikonu olarak hayatını yaşamış bu kadının, şimdi, fotoğraflarının çekilmesini istememesi, merceğe bakmaması kadar doğal ne olabilir?
Ama konuyu ondan çıkarıp kültür ve sanata çevirince işin rengi değişiyor. Hayatı kategorize etmekten zevk alırım. İnsanlara daima sevdikleri yemekleri, kitapları, filmleri, sanatçıları sorarım, bir ad, üç ad vermelerini isteyerek.
Herkes zorlanır. Ondan da ayrı bir haz duyarım.
İnsan zorlanmalı ve kafasını, duygularını örgütlemeyi öğrenmeli. Deneuve'e de soruyorum, sevdiği yazarlar, ressamlar. İtiraz ediyor ama demirden iradem cevapta ısrarlı. Onun üstüne çok şaşırtıcı yanıtları geliyor.
Sürekli ellerini kımıldatıyor, kaldırıp indiriyor, gözlerinde daima tedirginlik, ağzının kenarında buruk, kırgın, kırık bir gülümseme, araya laf giriyor, "Hayır" diyorum, "Beklediğim sorunun cevabı gelmedi." Kendi kendisine konuşuyor, "Kimi seçmeli?" Sonra, "Neydi?" diyor "O Amerikalı yazar, deniz romanları?..."
Hafızayla ilgili her meselede olduğu gibi iş benim üstüme kalıyor ve evet... Melville, Herman Melville ve... "Evet" diyor, "Evet, Moby Dick!"
Hayretler içindeyim. Yeryüzünde okunması gereken 10 romandan biridir, bence. Neredeyse elimden düşmez!

DENEUVE OL MAK KOL AY DEĞİL

Sonra ressamlar... "Onu bunu bilmem de" diyor, "Bir resimle yaşayacak olsaydım ressamı Rothko olurdu..." Sandalyemden düşecek gibi oluyorum. Savaş sonrası Amerikan sanatı üstüne dersler verdiğimi, bir kitabı oluşturduğumu, biraz daha çalışmam gerektiğini, Rothko'nun orada ayrı bir yeri olduğunu belirtiyorum. Şaşırma sırası onda.
Bunun üstüne bana Rothko'yla, özellikle intiharıyla ilgili sorular soruyor ki, orada duruyorum çünkü intiharlar büyüleyicidir, intiharları merak eden insanlar ise, tıpkı savaşlardan dönmüş insanlar gibi dikkatimi ayrıca çeker. Gitmiş, Amerika'daki 'Rothko Manastırı'nı görmüş, retrospektif sergisinden ne kadar etkilendiğini anlatıyor.
Louis Bourgeoise sergisi düzenlediğimi söylüyorum, bu defa onun retrospektifinden ne kadar etkilendiğini anlatıyor, 'şapka!' diyorum.
Demek ki, insan kolay kolay ve kendiliğinden Deneuve olmuyor.
Sonra bazı 'filozofik' cümleler: "Aşk sadece benim gibi starlar için değil, herkes için zordur", "Hayır, yaptığım iş bir cerrahın yaptığından daha farklı veya daha zor değil", "Siyasal olmanın tek bir yolu yok, bir çok yoldan siyasallaşabilirsiniz", "Sinemanın barışa herhangi bir şeyden daha fazla katkısının bulunduğu kanısında değilim", "Bir tek şeyden değil, bir çok şeyden etkilenirim", "Sevdiğim filmler bir bütündür, en çok Yurttaş Kane'i severim, Orson müthiş bir adamdı", "Gece olur, eve dönerim, set ve her şey dışarıda kalır, bunu yapamayanlar olduğunu biliyorum, ben yaparım, nedeni basit: uyku ve rüya müthiş şeyler..."
Deneuve bir aristokrattı, Irons ise 'demir' gibiydi, hep canlı, hep diri, hep ne yaptığını bilen bir pozdaydı. Sabahleyin üstünde neredeyse militer diyeceğim, safari kıyafeti diyeceğim bir kılık vardı. Etrafında insanlar vardı ama sahnede değildi, izleyicileri yoktu. İzleyici olmayınca onun hareketleri de yavaştı. Yaşından çok gösteriyordu.
Ödül töreninde ise sahnesini bulmuştu.
Önce Türkçe konuştu. Bu ne derecede işini ciddiye aldığını gösteriyordu.
Sonra bir iki jest yaptı, müzik bitince o da elini beline koyup, ayağını yere çırptı. Sonra çarpıcı bir konuşma geldi: "Biz, dedi, starlara çok teşekkür ediliyor, iyi davranılıyor, ödüllendiriliyoruz.
Bizden çok daha önemli işler yapanlar var ve ne ödül alıyorlar ne de teşekkür ediliyor onlara..."
Eh, bir insan İşçi Partisi'ne en çok yardım edenlerden biri olursa bu sözleri de haydi haydi eder...
Yemekte ise beni en çok başka bir şey ilgilendirdi:
Küçük sigarillolardan yaktı, Deneuve'e sigarasını yaktırınca. Yanına gittim, "Maria Callas'ın menajerini oynadığınız rolde devamlı bu sigarillolardan içiyordunuz, ben de rol gereği mi, gerçekten içer mi diye düşünürdüm" dedi. "Nerede fırsat bulursam orada içerim" dedi, ekledi, "Hayat küçük güzel anların yan yana getirilmesiyle oluşan büyük bir şölendir."
Gene, şapka!

UĞULTULU, BUĞULU SES

Ama asıl ilginç tip Turner'dı.
Sabahın erkeninde ayakta, kahvaltı masasında.
Çanaktan bal almaya çalışıyor. Laf atıyorum. "Kahveme koymayı da, yemeyi de severim" diyor.
Sesi o çok derin, uğultulu, buğulu ses.
O nedenle değil miydi, kendisinden önce benzeri sesin sahibi Lauren Bacall'la karşılaşınca "Ben genç sizim" demesi?... "Şu sese bak" diyorum, 'büyüleyici', gülüyor, "İşimi yapmaya çalışıyorum" diyor.
Eh, Amerikan Katolisizminden geliyor ama bu Protestan iş ahlakını o da benimsemiş.
Aklımdan alkol hayatı geçiyor, bir sinemayı mı yakmıştı, nedir, o hayatlar daima beni etkiliyor. "İstanbul'a gelin, sizi müthiş bir şekilde ağırlarız" diyorum.
Gene aynı duygu, "Hayır" diye cevap veriyor, "Bunlara söz verdim, yapmam gerekenler var". "Bu ne tutku, hiç mi verdiğiniz sözden caymadınız?" diyorum, "Hayır" diyor "İşle ilgili verdiğim hiçbir sözden caymadım."
Bir kere daha şapka! Ellerine bakıyorum, yüzüne bakıyorum, şiş. Alkolizmini bu hastalığın ağrılarına bağlamış ve şu korkunç cümleyi kurmuştu, "Aman" demişti, "Bana varsın alkolik desinler, Hollywood alkoliklere iş verir ama hasta demesinler, çünkü hasta kimseye iş verdiği görülmemiştir."
Ama diğerleri odalarında kalırken, işte Amerikalı feminist star Turner sabah sabah halkın arasında, kahvaltı salonunda.
Uçağa koşuyorum. Yıldızlar, gençliğimin yazsonlarındaki büyülü yıldızı Antalya'da kalıyor. İnsanlar haklı diyorum, o arada, yıldızlara, ama şöyle ama böyle, boşuna hayran olmuyorlar...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER