YAZARA MAİL GÖNDER Bienal'lere gelesin inşallah

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Bienal gibi elit sanat ortamları biz asi şehir aylakları için müthiş bir eğlenceydi geçen yüzyılda. Sanatla, felsefeyle uğraşan çulsuz gençlerdik.
Bir yolunu bulur Bienal açılışlarını -başka şık açılışları da elbette- yakalar, kokteyllerine katılır, iyice bir karnımızı doyurur, yer içer, sonra da sanat sosyetesiyle tanışır, kültürlü burjuvazi kavramını içimize sindirir, onlarla kafa-göz tartışmalara girer, finalde ise çoğunlukla, güvenlik tarafından dışarı davet edilirdik.
Yüksek sanat ürünleriyle böyle tanıştık, soyut sanat olayına böyle girdik, ne yalan söyleyeyim.
Sonra tabii büyüdük. O yılların kapalı fanusları kırıldı, dışardaki ceberut askeri zebani yenildi, sanat ve kültür sokakta da konuşulmaya başlandı. Eski Türkiye, geçtiğimiz bir tren istasyonunda elinde pörsümüş kırbacıyla kalakaldı.
Kaldı ama nafile! Askeri vesayetler temizlenirken kültürel vesayet, çocukluğumuzdan beri onu cebinde tutanların elinde kaldı. Aynı zenginlerin, aynı aile şirketlerinin, onların kurduğu kültür vakfının ve Batı'ya hayran-light veya hardcore Kemalist-bir elitin elinde.
Son Gezi olaylarında bu sanat figürlerinin takındığı tavrı apaçık gördük: Dış tazyiklere, Nazi ulusalcılığına prim veren; ülkesine, diline, dinine, kültürüne ecnebi bir ses!
13. İstanbul Bienali tam da bu tartışmaların ortasında başladı. Bu senenin yüzümüze bağıran Bienal afişinin başlığı ise pek enteresan: "Anne ben barbar mıyım?"
İçimdeki bir anne cevap vermek istiyor: "Hayır evladım sen Mevlana Celâleddin Rumi'sin, Şemsi Tebrizi'sin, Nesimi'sin, Hüsnü Aşk'sın!"
Neyse...
Tophane Antrepo'nun girişinde tuğla bir duvar karşılıyor bizi! Yıkalım duvarları tadında bir tür Pink Floyd esintisi. Bu aşırı zekadan dolayı biraz sarsılıyoruz haliyle.
Bienal bu kez kamusal alanın gücüne odaklanmış.
Çeşitli uluslararası sanatçıların kendi kentlerine bakışlarını izliyoruz.
Farklı yaklaşımlarla tanışıyoruz.
Hele bir tanesi dikkat çekici. Dağınık bir oda! İnsanın içinde, hemen girişip bir derleme toplama arzusu uyandırıyor. Ama başında bekleyen sarı tişörtlü kızın ciddiyetinden ürküp geri çekiliyor, enstalasyonu kendi haline bırakıyoruz. Soyut bir sanat. Bu kadar soyut bizi aşıyor bir yerde.
Duvarlarda mebzul miktarda "Hamburg'da Gezi Parkı", "Saksonya'da Gezi" filan gibi işler var elbette. Dikkatlice geçiyoruz...
Diğer bir proje Eller! Wouther Osterholt ve Elke Uitentuis tarafından sunulmuş. Yardım Eden Eller-İnsanlık Anıtı isimli yaratı, göndermeleriyle zihni teşvik edici ve de göz alıcı bir fikre benziyor. Gayet masum, gazete boyutundaki broşürüne bir göz atıyoruz. O da ne?
Broşürde AKP seçim otobüsü ve AKP parti binaları var! Eğer soyut eleştirinin yönlendiği parti CHP veya başkası olsaydı doğacak gümbürtüyü hayal bile edemiyoruz.
BBC Türkçe, Observer'dan aktararak, "Taksim Meydanı'ndaki gösterilere polisin baskısı, geçen hafta ülkenin en önemli çağdaş sanat etkinliğinin açılışı üzerine gölge düşürme tehdidi yarattı. Sokak dövüşüne alışık olmayan uluslararası sanat toplulukları, partilerden ve özel gösterimler arası gidip gelirken kendilerini hiç de hoş olmayan göz yaşartıcı gaz bulutları arasında buldu" dediği anda anlamalıydık, anlayamadık!
Gazete, "Anne, ben barbar mıyım?" başlığı için de, "Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın giderek otoriterleşen rejiminden duyulan memnuniyetsizliğe işaret ediyor" diye noktayı koymuş ama, bir şeyi eksik bırakmış: Diktatörlük olunca demek ki Çekirge, eleştiri bu kadar alenileşiyor, özgürleşiyor, ha? Vay! O eksik kalmış işte...
Kültürlerarası burnu büyük bir hiyerarşi kurmaya çalışıp halkı küçümseyen bir sanat etkinliği ne kadar meşru olabilir ki usta, diye düşünüyorum. Bilmiyorum, Barbar'ım belki de!
Bienal'i protesto eden gençlerle yan yana hissediyorum o noktada kendimi. (Ah o şirretlikleri olmasa!) Bienal'in küratörü Fulya Hanım'ın protestoculara, "Ben Hollanda'dan işimi, gücümü bıraktım da geldim!" çıkışı ise, kalbimdeki zenciyi uyandırıyor tırak diye: Neler çektin sen be Beyaz'ım, Türk'üm, "robinsonkuruzo'm!" diyesim geliyor. Diyemiyorum. Ayıp olur.
Dönüşte vapurun çaycısı, çiçek bozuğu yüzüyle çay dağıtıyor yaşlı yolculara. Şefkatli, temiz bir genç. Konuşurken biraz takılıyor. Teybinde usul bir Orhan Gencebay, "Beni böyle sev seveceksen" diye söylüyor.
Gülümsüyorum ona. "Sevdin mi abi?" diyor.
Barbar mısın, diye soruyorum! "Estağfurullah abi, benim gön, gön, gönlüm var" diyor...
Müzik içime işliyor fakat! "Beni böyle sev seveceksen, olduğum gibi göreceksen..."

Ah Jale Ah...
Haklı ile haksız hızla yerine oturmakta. Şurup tadında bir İstanbul sonbaharı başladı. İstediğin kadar gerilim pompala Gezici Jale! Bize vız... Biz, barışa ve birlikte yaşamaya meftunuz, hayata oradan bakıyoruz. Ve -iyice aç lütfen kulaklarını- evet, sadece o işe çalışıyoruz!

CEM SANCAR

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.