YAZARA MAİL GÖNDER Eski köprünün altındaki KABATAŞ

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Sabah'ın kör, diş ağrısı ayazında Galata Köprüsü'nde balıkçıların kovaları şimdiden dolmuştu. Ne zaman uyanıp da ne zaman köprüye geliyorlardı bunlar?
Otobüs çalışmaz, tramvay çalışmaz, gün ışımadan oradaydılar. Hadi geldiler, bu kadar balığı hangi aralıkta tutuyorlardı? Yakınlarda gizli bir yerde mi uyuyorlardı?
İstanbul'un en müthiş sırrı buydu bence.
Kış bir türlü bitmiyordu. Soğuk fena ısırıyordu. Galata Köprüsü, Duman grubunun Eski Köprünün Altında şarkısı gibi ruhumu dibinden sarsan birinci sınıf bir mekAndı zatım için.
Çocukluk filmimin birkaç sahnesi de orada çekilmişti.
Eski Türkiye denen açık hava hapishanesinin duvarlarından atlayıp ve de muhbir vatandaşların gözünden kaçarak Galata Köprüsü'ne sığınmıştık.
12 Eylül hırtapozluğunun henüz yaraları açıkken denize, ideolojileri önemsizleştiren bir salaşlıkta batan akşam güneşine dalıp hayatın ve ümidin devam ettiğini sezmiştik. Kafamız karışıktı. Saz gibi zayıftık. Sahipsiz, kimsesiz...
Eski Galata Köprüsü'nün altına iner, bir fıçının başına çöker, ucuz biraya uzun saçlarımızı döker, toplama kampı işkencesindeki hapishanelerde heba edilen gençliğimize yanar, büyük saraya bakardık.
Topkapı Sarayı da bize bir siyasi polisin şüphesiyle bakardı. Yapacak bir şey yoktu. Umursamazdık.
Yaz geceleri köprünün altında nargile peykelerinde son hippilerle sabahladığımız, Avrupa'dan gelen insan hakları aktivistlerinden -Kürtlükle de solculukla da sıfır alaka!- "Kürt'üm baskı altındayım" diye para ve sevgili koparanların, daha sonraki yıllarda aynı taktiklerle Nişantaşı-Teşvikiye dolaylarından depresif küçük Beyaz kadınları kandırarak büyük patronluğuna terfi edecek olan küçük dolandırıcıların arasında kalmışlığımız filan olmuştu.
Kemancı Bar diye bilinen ve daima tuvaleti taşan Rock delikte kendimize derin ve seçkin bir serseri süsü verdiğimiz sivilceli yıllardı...
Üç buçuk kitabın önsözünü ezberleyerek ve de sakal karıştırarak Marks kılığına girmiş alkolik filozoflarla oturmuş kalkmışlığımıza yüksek anlamlar atfettiğimiz komik zamanlardı...
O takım kısa bir ömür sürdü fakat! Ölüp gittiler.
Yaşayabilenleriyse sonradan Maymunlar Cehennemi filmine mendebur figüran kadrosundan girdiler.
Eksik güdük de olsa bolca edilen romantik sosyalist sözlerin altından, acımsı bir faşo-ulusalcı tarikat çıktı!
Başörtülü kızlara her alanda ve yıllarca yapılan aşağılık saldırıların yelloz militanları ya da Gezi eylemleri sırasında İstanbul'un her köşesini utanç verici bir "Kabataş" haline getiren beyni alınmış ergenlerin ebeveyni oldular.
Hani insanın, "finalde rezil olsunlar diye uzun ömür vermiş Allah" diyeceği bir hayatla etiketlendiler...
Hatıraların yazıklanmasından sıyrılıp Tünel Metrosu'nun, ne zaman binsem içime Fransız şairlerinden araklanmış ünlü bir Türk şiiri kadar çalıntı bir şüphe düşüren mini vagonuna atladım, İstiklal'e çıktım.
Cadde, sabahın o saatlerinde memur tiplerle doluydu. Memurin Muhakemat Kanunu'na uygun bir halde baş önde koşturuyorlardı.
"Ateş diyorum, yakıcı bir hadise var mı sizde?"
Yeni model bir İstiklal kızı yanımda bitmişti. Ağzındaki sigarayı uzatmış, ateş istiyordu. Çıkardım çakmağımı, küçük kadına uzattım. Bazı insanlar 'kadın' diyemiyorlardı. Bayan diyorlardı. Kadın kelimesinde müstehcen bir şey vardı onlar için. Öyle hissediyorlardı.
"Evet, kelimenin de cinsel bir tansiyonu, bir varlığı vardır. İnsana benzer. Biz sözü belden aşağısından değil omuzlarından tutarız" diyordu içimdeki ihtiyar. "Kelimelere pornografik göndermeler katanın beyni pornodur" diyordu...
Gotik kız gözlerini simsiyah sürmelemişti. Üstünde parça pinçik bir elbise vardı. Saçları üç renk boyanmıştı. Çipil gözlerle gülüyordu, sokakta çabuk büyümüşler neslindendi. Büyük ihtimal "Bi'şeyin Keseri" olmuştu, annesi balkona kalpaklı bayrak asmıştı, tencere tava çalmıştı. Bilinmez, belki de babası "Eski Köprü'nün altından bir tanıdıktı!
"Allah yardım etsin bu ana kuzusuna" diye geçirdim içimden, çakmağı uzattım. Teşekkür yerine vaktinden önce büyümüş bir çapkınlıkta göz kırptı.
Yaşlandırıyordu beni bu cadde...
Ne diyordu şarkı:
"Yolumdan döndüm kopuyorum / yolumuz ayrı biliyorum / hadi gel buluşalım eski köprünün altında,..."
Oysa Eski Köprü çoktan yanmış yerini metalik bir sakillik almıştı. "Bağzı" şeyler şarkılarda kalmıştı.
Ağzımda acı bir kök tadı vardı...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.