YAZARA MAİL GÖNDER Kendine bakmanın komedisi!

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Kimi insanlar için fotoğrafları önemlidir. Çektirdikleri fotoğraflar yaşamış olduklarının bir tür kanıtıdır. Yaşadığımıza dair kanıtların en kıymetlisi sanırım aynadır. 'Kendini görme', 'kendine bakma' arzusu bizi sık sık aynalarla karşılaştırır. Bir gün tüm aynalar yok edilse ne yaparız? Avusturyalı yazar Elias Canetti'nin Kendini Beğenmişlik Komedisi isimli bir oyunu vardır. Halkı kendini beğenmişlik zaafına kapılan bir ülkedeki aynaların hepsi, yine halkın isteği ile yok edilir. İlk başlarda her şey güllük gülistanlıktır. İnsanlar, böyle bir zaaftan kurtuldukları için mutludur. Ancak gel zaman git zaman durum değişir. Kendine bakma, kendini seyretme arzusu tekrar depreşir. İnsanlar çaktırmadan su birikintilerinde, göllerde kendilerini seyre dalar. Bu arada, ülkede bir köşede kırılmadan saklanmış olan tek ayna karaborsaya düşer. Ve sonunda halk dayanamaz ve aynaların geri gelmesi için isyan eder. İsyan sonucu aynalar yeniden kullanılmaya başlanır. Çünkü doğada aynaya veya herhangi bir şeye bakarak kendinin farkına varma bilincine sahip tek varlık insandır. 'Kendine bakma', 'kendini bilme', 'varlık'tan 'var olmaya' gidişin bir evresidir. Sanat da bu sürecin bir tezahürüdür. Mevlana, 'Güzel yüz aynaya âşıktır' derken sanırım bu 'kendini bilme' sürecini kastediyordu. Ancak günümüz dünyasında, 'kendini bilmekle' 'kendine bakmak' arasındaki ilişki tersine dönmüş gibi görünüyor. Kendini görmek ve gördüğünle kurbağa gibi şişinmek yeterli hale geldi. Kendimize bakmanın sadece fiziksel bir bakma olduğu yanılsamasını yaşanırken, kocaman bir vitrine dönen dünyada 'göründüğümüz kadar var olduğumuzu' sanıyoruz. Göründükçe kendini tanımak, bilmek yerine kendine tapınmaya başlayan insan evlatlarıyla dolu ortalık. 'Kendini her yerde görmenin' büyüsü, 'kendini bilmeye' değil 'kendini kaybetmeye' dönüşüyor. Borges'in geç ünlenmesi üzerine bir sözdür, "Tıpkı körlük gibi ün de başıma yavaş yavaş çöktü" der. Sanırım bu cümleyi 'görünmeye' uyarlayabiliriz. Göründükçe körleşiyoruz.

Röportaj atölyesi
Yaşar Kemal "Röportaj bal gibi edebiyattır" der. Bir röportajın nasıl olması gerektiği, sevgili Hıncal Uluç'un da sık sık altını çizdiği ve uyardığı bir konudur. Röportaj, gazeteciliğin en önemli yazım türlerinin başında geldiği halde son dönemde medyada hak ettiği yeri bulamadı. 78'liler Girişimi ve eski gazeteciler bu konuda bir çalışma başlattı. Usta röportajcılarla genç kuşak gazeteciler arasında kopan bağın yeniden kurulması amacıyla bir Röportaj Atölyesi kuruldu. Röportaj Atölyesi'nde deneyimli gazetecilerle akademisyenler yer alacak. Üç ay sürecek çalışmalar 26 Ekim'de başlayacak. Hafta içi salı ve perşembe günleri saat 18.30-20.30, hafta sonu cumartesi günleri. Başvuranlar arasından yapılacak değerlendirme sonucu belirlenen 50 aday atölye çalışmalarına katılabilecek. Son başvuru tarihi 20 Ekim. Başvuru adresleri: 78'li.org veya roportajatolyesi. blogspot.com.

Attila İlhan'ı 10 Ekim 2005'te kaybetmiştik
"Ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ yağmur giyerlerdi sonbaharla bir/ azıcık okşasam sanki çocuktular/ bıraksam korkudan gözleri sislenir/ ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ böyle bir sevmek görülmemiştir." 10 Ekim 2005'te kaybettiğimiz Attila İlhan'ı çok bildik bu muhteşem dizeleriyle hatırlayalım istedim.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.