YAZARA MAİL GÖNDER Muhalefet neye muhalif?

YAZARLAR / Perspektif Yazarları

Türkiye'deki muhalefet radikal nihilizme kayıyor. Bir yenilik üretememesinin yanında önerilen ya da gerçekleşmekte olan her türlü değişimi bir bozulma olarak algılıyor. Özgürleşim için atılan her adım, bu kesimler tarafından kaygı, çaresizlik ve öfkeyle karşılanıp reddediliyor, protesto ediliyor, şiddete maruz bırakılıyor

Geçtiğimiz haftanın gündemine Osmanlıca tartışmaları damga vurdu. Milli Eğitim Şurası'nda alınan bir tavsiye kararı sanki Osmanlı Türkçesi okullarda zorunlu hale getirilmiş gibi yansıtıldı ve eleştiriler başladı. Hükümet, bir süredir yaptığı gibi, içinde bulunduğumuz şartları, yani statükoyu, değiştirecek bir adım attı ve karşısında bu adımı değişik gerekçelerle toptan reddeden bir siyasi ve toplumsal muhalefet buldu.
İçerisinde farklı renkler barındırsa da bir blok halinde hareket eden bu muhalefet, modernliği bir kimlik olarak siyasete teşmil eden ve kendisini modern-öncesi ya da kadim medeniyet karşısında konumlandıran bir nitelik taşıyor. Dolayısıyla bu dönemlere ait sembollerin toplumsal alandaki görünürlüğüne karşı olmaları da anlaşılabilir. Fakat günümüzde muhalefet öyle bir noktaya sürüklenmiş durumda ki AK Parti iktidarının her türlü yenilik içeren adımını tartışmadan ve toptan reddetme eğiliminde.
Burada durup şu soruyu sormamız gerekiyor: Muhalefet neye karşı? Bir bütün olarak AK Parti'ye mi, yoksa her türlü yeniliğe mi? Eğer ilki doğruysa muhalefet kendi içinde bir tutarlılık gösteriyor demektir. Ancak ikincisi doğruysa, ki tartışmalar bunu gösteriyor, bunun modernlikle bağdaşmayan bir tavır olduğu tartışmasızdır. Muhalefetin kendisiyle övündüğü modernlikten, ve muhalefetin bizatihi kendisinin modernliğinden şüphe etmek gerekir.

İLERİCİLİK VE GERİCİLİK
Modernlik doğası gereği sürekli bir toplumsal değişimi ima eder, 'yenilik' üretir. Türkiye'deki muhalefet ise bir 'yenilik' üretememesinin yanında önerilen ya da gerçekleşmekte olan her türlü değişimi de bir bozulma olarak algılıyor.
Bu düşünme ve hareket tarzı fundamentalist gruplarda rastladığımız, kendi değerlerine yabancı olan dünyaları, içe kapanıp pasifize olarak ya da dışa dönüp şiddet kullanarak, reddetme eğilimini hatırlatıyor. Böyle yaparak muhalefet radikal nihilizme kayıyor.
Hâlbuki kendisini 'modern' olarak tanımlayan bir muhalefetin, muhafazakâr bir iktidar karşısında, her daim yeniliği zorlayan ve toplumsal değişime öncülük etmeye çalışan taraf olması gerekmez mi? Türkiye'de böyle bir durum geçerli değil; aksine modernliğin de kendisini muhafazakâr-dindar olarak tanımlayan iktidar tarafından taşındığını görüyoruz. Yani ortada, birbirleriyle niteliksel olarak aynı düzeyde bulunan iki toplumsal grubun 'kültür savaşı' değil, 'ilerici' bir iktidar ile 'gerici' bir siyasi-toplumsal muhalefetin çatışması var.
İlerici-gerici kutuplaşması modern dünya için varoluşsal bir meseledir. Çünkü modern dünyanın toplumsal varoluş zemini nihilizmdir. Farklı cümlelerle söylemek gerekirse: Modern dünyaya geçiş ile birlikte modern öncesinin sabiteleri ortadan kalkmıştır. Hakikat ile dünya -sosyal gerçeklik- arasında mutlak bir kopuş yaşanmıştır. Bu durumun doğurduğu belirsizlik ve anarşi halinde insanlardan dünyayı aşkın olana atıfla değil, içkin bir şekilde bilmesi ve tahmin etmesi beklenir. Bu çerçevede, ancak yeni değerlerin üretilmesi ve değişimin dinç tutulması sayesinde insanın modern dünyadaki temel amacı olan 'özgürleşim' mümkün olabilir.
Özgürleşim gayesinin terk edilmesi durumunda nihilizmin insanları yönelimsizliğe sürükleyen boyutu ortaya çıkar. Sabitesiz bir dünya insanı korku ve endişeye sevkeder. Kapitalizm, sunduğu konforlu fakat apolitik yaşam tarzı ile insanın varoluşsal korku ve endişelerini dindirir.
Tüketim kültürüne endeksli bu yaşam formu değerden arındırılmış bir hayat demektir ve özünde 'dünya için değerlerden vazgeçmek' anlamını taşır.
Bunun tam tersi ise fundamentalist hareketlere mahsus bir yaşam ve eyleme biçimidir: 'Değersiz dünyanın yok edilmesi.' Burada, dünyada değerleri yaşama şansı bulamayan ve dışlanan insanların kızgınlığa kapılarak ya içe kapandığını ya da hınçla mevcut sosyal gerçekliğe saldırdığına şahit oluruz. Özetle, özgürleşimin (aktif nihilizm) boşlanması ya siyasetsizliği (pasif nihilizm) ya da anti-siyaseti (radikal nihilizm) doğurur. Türkiye'de muhafazakâr-dindarlar uzunca bir süre radikal nihilist bir yaşam formuna tutundular. Bu içe kapanma, yani cemaatleşme şeklinde tezahür etti. Ancak AK Parti iktidarı ile birlikte bu toplumsal kesimlerin radikal nihilizmden aktif nihilizme doğru yol aldığını gördük. Bu dönemde, aktif bir şekilde değer ve anlam üretimi yoluna girildi.

SİYASETTE ROL DEĞİŞİMİ

Bunun karşısında ise 'modern' toplumsal kesimlerin pasif nihilizmden radikal nihilizme doğru kayışına şahit olduk. Bu muhalif kesimler kapitalist uygarlığa entegre olarak kapitalizmin ürettiği 'değersiz' yaşam tarzını benimsemişlerdi. Bu yaşam tarzının sürdürülmesi en temel siyasi gayeleri oldu. Bundan dolayı, AK Parti iktidarı döneminde özgürleşim için atılan her adım, bu kesimler tarafından Türkiye'nin 'Batı'dan koparılması' şeklinde yorumlandı ve 'seküler hayat tarzının korunması' adına protesto edildi. Ortaya çıkan yeni sosyal gerçeklik muhalefet tarafından farklı şekillerde şiddete maruz bırakıldı. Bu anti-siyasi siyaset, bir yandan modern kapitalizmin sunduğu konforlu yaşamın kaybedilme tehlikesinin sebep olduğu endişe, diğer taraftan da yeni sosyal gerçeklik karşısında yaşanan çaresizliğin yaratmış olduğu kızgınlığın neticesidir. Sonuç olarak, günümüzde yaşananlar bir 'kültür savaşı' olmaktan öte, iki farklı siyaset tarzının, aktif ve radikal nihilizm, çatışmasıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.