YAZARA MAİL GÖNDER Dışişleri'ne girişte ve çıkışta katsayı uygulaması

YAZARLAR / Perspektif Yazarları

Liyakat ve kaliteyi artırmak istiyorsak, kurumsal taassupla yazılmış, "atanamayan bürokratlar"ın kendilerine göre hazırladıkları bütün mevzuatı gözden geçirilmeliyiz

Meclis'te kabul edilip, Cumhurbaşkanı'na onay için gönderilen yeni bir düzenleme, Dışişleri'nde büyükelçi olarak dışarıdan atanan kişilerin, meslek mensubu olanlar arasından büyükelçiliğe atananlarla aynı hükümlere tabi olacağını öngörüyor. Yalın şekilde bakıldığında, bu, Dışişleri merkez teşkilatına bürokrat olarak atanabilecek isim havuzunu genişleten ve alan olarak çeşitlendiren bir düzenlemedir. Düzenlemeyi eleştiren eski Dışişleri bakanlarına, büyükelçilere ve yazarlara göre ise bu yeni düzenleme, liyakati gözetmeyen bir sistemin gelişini göstermektedir.

Herkes alanında yarışsın!

Dışişleri'ni ilgilendiren bir düzenleme hakkında Dışişleri'ne halen ya da geçmişte mensup olmuş kişilerin ya da yazarların görüşlerini dikkate almakta fayda var. Bununla birlikte, bu düzenlemeye karşı olanların argümanları yıllarca üniversiteye girişte uygulanan "katsayı"yı savunanlarla benzerlik taşıyor. 1999'dan 2012'ye kadar yani tam 13 yıl boyunca Türkiye'de, üniversiteye girişte adaylara geldikleri alana göre farklı katsayı uygulandı.
Peki, herkesin eşit şartlarda yarışması talebine karşı olanlar, yani katsayıyı savunanlar ne diyorlardı? Özetle şunu: Farklı alanlardan gelen insanların alan değiştirmesi doğru değil, herkes kendi ortaöğretim alanında devam etmeli. Yani diyelim ki bir öğrenci 15 yaşında hasbelkader sayısal alanını seçti, bu çocuğun 18 yaşına geldiğinde uluslararası ilişkiler okumayı tercih etmesi doğru değil!
Katsayı sistemi herkesi alanına mahkûm etmesi dolayısıyla tuhaf sonuçlara yol açtı. Örneğin, 30 bin kişilik dil kontenjanını, sınava giren bir buçuk milyon aday arasında değil, sadece dil alanından gelen 50 bin öğrenci arasında bölüştürüyordu. Bu, sınavda en başarılı olanı ya da daha liyakatliyi değil, 15 yaşında ilgili alanı seçenleri öne çıkarıyordu.
Şimdi Dışişleri'ndeki yeni düzenlemeye gelelim. Düzenlemeyi eleştirenler, dışarıdan büyükelçi atamasının zaten istisnai olması gerektiğini savunuyorlar; dışarıdan atananların, merkez teşkilatta görev almalarını ve büyükelçi unvanlarını kullanmalarını istemiyorlar. Yani, sadece mesleğe girişte değil, çıkışta da adeta bir "katsayı"yı savunuyorlar. "Yerleşik, denenmiş hiyerarşik düzeni"nin altüst olacağı endişesini taşıyorlar; Dışişlerinin "bir ihtisas konusu olduğu ve ciddi bir birikim gerektirdiği"ni ifade ediyorlar.

Liyakati doğru tanımlamak
Dışişleri'nin ciddi bir birikim ve liyakat gerektirdiği konusunda kimsenin şüphesi yok. Liyakate dayalı olmayan bir sistemin eleştirilmesi de son derece yerindedir. Ne var ki, Dışişleri'nin potansiyel insan kaynağını genişleten bir düzenleme, tam da liyakat kaygısından dolayı doğrudur. Bu, son derece yalın ve genel bir mantıkla ilgilidir: Herhangi bir açık pozisyon için örneğin 10 kişi arasından mı, yoksa yetenek havuzunu genişletip 10+90 kişi arasından mı seçim yapmak daha çok liyakati gözetme potansiyeline sahiptir?
Dışişleri'ne yıllarca emek veren ve dünyayı tanıyan insanların bizden daha iyi bileceği üzere, dünyada iş ve meslekler hızlı bir dönüşüm geçirmektedir. Farklı iş sektörleri arasındaki geçişkenlikler inanılmaz derecede artmaktadır. Sadece ABD dış politika alanına bakıldığında özel sektör, düşünce kuruluşu, üniversite, siyaset ve bürokrasi arasında çok yönlü ve olağanüstü bir geçişkenlik söz konusudur. Bu dış politika alanına has bir durum da değildir. Birçok insanın hayatında dört beş kez kariyer değiştirdiği bir dünyada üniversiteler de artık bölümler arası geçişi kolaylaştırmakta ve interdisipliner çalışmalara önem vermektedirler. Bundan dolayı, Dışişleri'ne meslek memuru alımına kaynak teşkil eden alanların birkaç yıl önce genişletilmesi, esasında geç kalınan doğru bir uygulamadır.

İşçisin sen işçi kal!
Ekonomisinden dış politikasına kadar her yönüyle gelişen Yeni Türkiye'nin insan kaynakları ve eğitim sistemi karşılaştırıldığında, şöyle bir resim ortaya çıkıyor: Türkiye'deki eğitim sisteminin katı olması, meslek girişlerindeki (ve yükselmelerdeki) mevzuatla doğrudan ilgilidir. Daha açık ifade edersek, "katsayı" sistemi sadece eğitim sistemine has bir uygulama değil, bir zihniyet olarak aynı zamanda devlet personel rejimine de gömülüdür. Mevzuat, hâlâ herkesi alan tercihine ve diplomasına mahkûm etmektedir.
Örnek verelim. Mevzuata göre, TÜİK Başkanı'nın, istatistik, matematik ve sosyoloji bölümleri ile iktisat, işletme, iktisadî ve idarî bilimler, siyasal bilgiler, mühendislik ve hukuk fakültelerinin birinden mezun olması gerekir. Buna göre, istatistiksel araştırmalarda uzman bir sağlıkçı, TÜİK Başkanı olamaz. Yine mevzuata göre, ÖSYM Başkanı'nın devlet üniversitelerinde görev yapan profesörlerden olması gerekir. Buna göre, vakıf üniversitelerinde profesörlük yapan bir kişi, ÖSYM Başkanı olarak atanamaz. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Liyakat ve kaliteyi artırmak istiyorsak, kurumsal taassupla yazılmış, "atanamayan bürokratlar"ın kendilerine göre hazırladıkları bütün mevzuatı gözden geçirilmeliyiz.
Liyakat için bırakın iyi olan kazansın!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.