YAZARA MAİL GÖNDER Türkiye NATO’nun neresinde?

YAZARLAR / Perspektif Yazarları

Türkiye’nin satın alacağı füze sisteminin “Türkiye NATO’dan uzaklaşıyor mu?” sorusu çerçevesinde tartışılması geleneksel müttefiklerin samimiyeti konusunda şüphe uyandırıyor

Başlıktaki soruyu sorma amacım elbette Türkiye'nin coğrafi konum açısından NATO'nun neresinde yer aldığını açıklamak değil. İlk bakışta Türkiye, NATO ittifakının en doğusunda yer alan ve güneydoğu sınırında iki bölgesel istikrarsızlığın en yıkıcı biçimiyle yaşandığı bir 'üye ülke' olarak tanımlanabilir. Ancak coğrafyanın bize çizdiği bu son derece gerçekçi resmin bugünlerdeki NATO ve müttefikler için siyasal anlamı giderek farklılaşmaya başladı. En son tepkilerden biri New York Times'ın editoryal kaleminden geldi. Bahse konu olan mesele aslında yeni de değil. NYT dahil birçok başka yabancı gözlemci hep aynı soruyu soruyor: Türkiye NATO'dan uzaklaşıyor mu?
Bu soruya farklı şekillerde cevap verilmeye çalışılsa da, çoğu zaman, kolaycılığa kaçan 'eksen kayması' tanımlaması ile 'soslanmış analizler' sıklıkla karşımıza çıkıyor. Tartışmanın kaynağı çeşitli; ancak bunlardan bir tanesi hem Türkiye'nin güvenlik önceliklerini ve ittifak içindeki pozisyonunu hem de Ankara-Washington teşrik-i mesaisinin bundan sonra hangi yöne evrileceğini belirlemesi açısından hayli önemli gözüküyor. O da Türkiye'nin belki de kendi hava savunma sistemlerinde büyük bir dönüşüme neden olacak ve Cumhuriyet tarihinin en önemli askeri projesi olması bakımından süreci halen devam eden Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi alımı.

Üç temel kriter
İlk bakışta mesele oldukça açık gözüküyor. Tartışmanın püf noktası Türkiye'nin savunma harcamalarının önemli bir kısmına tekabül edecek müstakil bir stratejik silah sistemi alımını, güvenlik konularında hayati bir öneme sahip olan NATO müttefiklerinden değil de Çin'den gerçekleştirme ihtimali. Müttefiklerin, başta Washington yönetimi olmak üzere Çin ile silah sistemleri ticareti konusunda girdiği rekabet ve Türkiye'nin NATO ittifakı içindeki pozisyonu dikkate alındığında bundan rahatsız olmaları, son derece normal görünüyor. Ancak ikinci bir bakışta, bu alınganlığın bir çırpıda "Türkiye NATO'dan kopuyor" yaygarasını kopartacak ölçüde indirgemeci bir şekilde tartışılıyor olması başka bir sorunu gündeme getiriyor. O da meselenin giderek siyasallaştırılarak değerlendirilmesi. Zira halı hazırda 2008 yılında alınan teklifler 2014 şartlarında yeniden revize ediliyor. Yani sonuçlanmış bir süreçle karşı karşıya değiliz.
Türkiye'nin hava savunma sistemlerine dair ilkesel düzeyde gözettiği üç kriter var: Ortak üretim, fiyat ve temin süresi. Ortak üretim zaten Türkiye'nin savunma sanayiinde benimsediği orta vadeli dönüşüm hedefinin bir parçası. Bu, hem Türkiye'nin güvenlik öncelikleri açısından önemli hem de ulusal savunma sistemlerini sürdürülebilir kılma hedefiyle paralel yürütülen bir politika. Dolayısıyla Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli alımını yapacak ise o zaman bunun hükümet tarafından belirlenen 'sürdürülebilir ve rekabetçi savunma sanayii' politikasına ters düşmemesi gerekiyor. Buradaki asıl mesele alınacak olan sistemin, devam etmekte olan milli teknoloji geliştirme çabalarına ket vurmaması gerektiği. Üstelik orta vadede Türkiye'nin bu alanda başarılı bir şekilde yürüteceği çalışmalar, doğrudan NATO'nun güvenlik öncelikleri ile de uyumlu hale gelebilir.

Pazar kavgası
Fiyat konusunda Türkiye'nin daha az maliyetli bir sistemi tercih etmesi de son derece rasyonel. Bu durum hem Türkiye'nin savunma harcamalarında bir dengesizlik oluşmasını engelleyecek hem de ulusal AR-GE programlarına savunma harcamaları içinde daha fazla pay ayırmasına imkan tanıyacaktır. Temin süresi ise Ortadoğu'daki krizin neden olduğu güvenlik krizi ve tehdit risklerinin kapatılması açısından önemli. Yine de bugünkü şartlarda en az on yıl sürecek bir süreçten bahsediyoruz.
Hali hazırda tamamlanmamış bir ihale süreci nedeniyle Türkiye'yi baskı altına almak, Türkiye'yi kazanmaktan öte başka sonuçlar üretebilir. Nitekim ihale sürecinde en iyi teklifler arasında olan Fransız-İtalyan ortaklığı Eurosam ile Çinli CPMIEC şirketleri arasından Ankara'nın yakın olduğu firma Eurosam. Bunu bütün tarafların bilmesine rağmen Türkiye'nin NATO üyeliğini bir ihtimal üzerinden sorgulamanın ise başka bir anlamı olmalı.
Türk yetkililer Çin sisteminin en önemli zaafının gerçek savaş şartlarında denenmemiş olmasından kaynaklandığının ve gelinen noktada teknoloji transferinin de sınırlı olacağının farkındalar. Diğer taraftan bu sistemin Çin'in ihraç listesinde yerinin son derece sınırlı olduğu bilinmektedir. Meseleyi özellikle ABD açısından kırılgan hale getiren nokta da burası. Yani Çin'in böylesi bir sistemi NATO müttefiki bir ülkeye satarak Batı pazarına girmesi ve Türkiye'yi silah pazarı için bir sıçrama tahtası olarak kullanacak olması. Çin'in kendi hava savunmasında ağırlıklı olarak Rusya yapımı sistemleri kullanıyor olması da Türkiye için başka bir sorun olabilir. Bir bütün olarak bakıldığında bu teklifin Türkiye'nin kriterlerini karşıladığı ancak teknik düzeyde tehdit ve risk analizi ile ne derece uyumlu olduğu zaten hali hazırda tartışılmaktadır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunun Türkiye'nin NATO'dan uzaklaşması olmadığı açık. Sorun belki de NATO'nun Türkiye'ye gerçek bir müttefik gibi davranmadığıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.